İdeal Süt Hangisidir ?

PINAR KAFTANCIOĞLU

Süt, bugüne kadar bana en çok soru sorulan gıdalardan biri oldu. Özellikle son dönemlerde sorular arttıkça arttı. ”Sen bilirsin Pınar” ile başlayan görmek tuhaf bir gurur verse de ben pek öyle başında akademik sıfatlar olan biri değilim.”İstanbul İşletme’den son sınıfta ayrılmak”gibi tuhaf bir akademik kariyerim vardır

Benim ineklerim var, Kars’tan gelen köklerim sayesinde inek nedir, hayvancılık nedir biraz bilgim var, biraz da bir şeyler duyunca sağa sola soru sorma, pek çok insandan, üreticilerden olanı – biteni dinleme gibi bir huyum var. Hepsi bu-

Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım soranlara. Sanırım daha iyisi kapsamlıca, biraz daha detaylı anlatmak süt konusunu… ”İdeal süt hangisidir?” diye soracak olursanız çiğ süttür. Ancak önemli bir nokta var elbette. Bu çiğ sütün üreticisini tanımanız gerekir. Köydeki uzak bir akrabanız olabilir, elli yıldır mahallenizde olan mandıra olabilir, çocukluğunuzdan beri sokağınızda dolaşıp güğüm ile evinize süt getiren bir amca olabilir. Bunlar güvenilir kaynaklar… Sadece birkaç sorunun yanıtını biliyor olmanız lazım. İneklerin cinsi ne? Nerede otluyorlar? Ne ile besleniyorlar? Kaç yaşındalar?

İneklerin ”süt makinesi” haline gelmiş, alaca renkli acayip hayvanlar değil yerli sarı, yerli kara ya da yabancı bir cins olsa bile artık iyiden iyiye devşirilmiş montofon olması idealdir bana göre.

Yine bana göre tek ve ari bir ırk değil, birkaç cins bir arada bulunmalıdır. Şu cinsin şu faydası, bu cinsin bu faydası şeklinde bir melezleme en sağlıklısıdır. Lisedeki biyoloji derslerinden homozigotlaştırma konusunu amınsamak faydalı olabilir. Hani şu akraba evlilikleri…

Tohumlama veteriner tarafından değil, ailenin ya da köyün danası tarafından doğal yolla; yani çiftleşme ile yapılmalı. ”Danaya çektirilmelidir” yani.

En önemlisi ise şu: Asla mısır slajı yemeyecek hayvanlar. Besin ihtiyacını meşe dalı, yonca, saman, fiy, arpa ezmesi, taze ot, kuru bahar otu, sebze artığı ile gidermeli… Çünkü slaj, mutlaka ama mutlaka GDO’ludur. Bu, hayvanın sütünden size geçecektir. Ancak maalesef ülkemizdeki besicilikte mısır slajı hala en önemli besinlerden biri… Belki de sırf bu yüzden, son dönemde ineklerde kanser vakaları korkutucu boyutlarda arttı. Keza kısırlık oranı da… Gencecik ineklerin kesime gittiği sonu belirsiz bir döneme geldik. Bu durum köylerde değil, besi çiftliklerinde yaşanıyor. Köylerde on üçüncü, on dördüncü yaşında doğum yapan inekler var iken bir besi çiftliğinde bu yaşta inek bulamazsınız. En fazla altı, yedi yaşında kasabı boyluyor hayvancıklar… Tehlikenin kaynağı da aslında tam burada anlaşılıyor.Detaylıca yazacağım.

Aile işletmelerinden şaşmayın. Genel olarak aile işletmelerinde inekler ari ırk falan değillerdir. Yerli sarı, montofon, yerli kara gibi Anadolu’nun kendi inekleri vardır. Bu inekler buzağılarını kendileri emzirir. Sağımdan önce annenin iki memesi buzağıya bırakılır, o doyduktan sonra diğer iki meme ile ailenin geçimi sağlanır.

Tohumlama doğal yolla, yani dananın çiftleşmesi ile gerçekleşir. İneklerin beslenmesi ailenin kendi diktiği yonca, fiy, buğday samanı, arpa ezmesi, kırlardan biçilen bahar otu, Orman Genel Müdürlüğü izni ile kesilen meşe çalısı, zamanına göre zeytin dalı, yine zamanına göre ailenin ekip biçtiği sebzelerin köküyle – sapıyla gerçekleşir.

En önemlisi bu inekler gezer… Dağ bayır geze geze dirençli hale gelirler.Bacak ve bileklerinde iltihaplanma neredeyse hiç görülmez. Böylece antibiyotik falan da almazlar.

”Verim Maksimizasyonu” gibi şeyleri esas alan bilgisayar programları ile takip edilmez bu inekler. Öyle çok büyük bir verim endişesi yoktur ailelerde. Günde on litre, inek dilden dile anlatılan ”süper” bir hayvansa on beş litre süt yeterli görülmektedir.

On beş yaşını da rahatça görür bu inekler. Bu yaşa kadar hayvanlardansağılan süt, aile tarafından yağı ve kaymağı ile doğrudan toptancıya satılır. Su katılması falan mümkün değil, anında kontrol edilir toplama merkezlerinde süt. Her sabah, her akşam köye giren ufak toptancılar büyük fabrikalara bu sütü aktarır. Yani şu markalı sütler..? Yanıtı kendiniz vereceksiniz zaten. Ben size tam burada tehlikeyi anlatacağım: ”Besi Çiftliği Sütleri”ni.

Köyde yaşayan bir akrabanıza, evinize yardıma gelen ablaya, iş yerinizde köy ile bağlantısı olan birilerine besi çiftliği sütü içip içmediklerini sorduğunuzda alacağınız yanıt ”Hayır” olacaktır. Sebeplerini de eklerler büyük ihtimalle…

Çünkü bir besi çiftliğinde inekler ari ırktır. Yani hepsi bircinsten hayvanlar… ”Siyah – Beyaz” diyelim mesela. Bu bircinstenlik veterinerler ve suni tohumlama yolu ile daimi olan korunur. Suni tohumlama belli bir düzende yapılır.

Bu düzende kullanılan tohumların neredeyse tümü ithal tohumlardır. Genelde Amerika ve Kanada’dan geliyor bildiğim kadarı ile… Dişiler, buzağılar ve danalar ayrı bölümlerde tutulur. Buzağılar özel bir karışım ile dışarıda beslenir. Biberon ile beslenen bir buzağı dışarından bakınca çok sempatik gözükebilir ancak bu, o hayvan için bir kabustan farksızdır. Danalar zaten doğdukları andan kesildikleri ana kadar kabusun içindedir. Boyunduruğa vurulur, hormon iğneleri ile hızla kilo aldırılır ve elden çıkarılırlar.

Hayvanların beslenmesi ”süt besi sığır yemi”, muhakkak mısır slajı, yonca ve saman karışımı ile gerçekleşir. ”Süt besi sığır yemi” denen şeyi ise biraz daha açmak gerekiyor sanırım. Bunun anlamı ”o dönem ucuz olan protein kaynağı ne ise…” gibi bir şey. Fırınlarda toz haline getirilmiş mezbaha kan artıklarından (sanırım şu yakınlarda bu kalem yasaklandı), ayçiçek, kanola, soya gibi bitkisel yağ fabrikalarının atıkları… Küspe, mezbahadan kemik unu, balık ve tavuk çiftliği atıkları, pamuk tohumu küspesi, buğday kırması… O anda piyasada protein kaynağı olarak ne bulunabiliyorsa… Sınır yok… Yumurta kabuğu tozu bile olabilir. Sizin için zararı son derece açık. İnek, ne yerseonu süzüp süt olarak veren bir hayvancık… Bu kadar basit.

Çok koyu bir hayvansever olarak bana göre en fenası hayvanların sürekli boyunduruk altında tutulması… ”Açık alanımız var” deniyorsa bilin ki o açık alan ufacık bir alandan fazlası değildir. Oraya da kolay kolay bırakmazlar zaten. Günde en az on kilometre yürüyen, bacaklarını ve ağzını en doğru ve doğal şekilde kullanan köy inekleri yanında bu hayvanlar resmen kürek mahkumu gibi yaşarlar. Ağzının hemen altında sürekli besi yemi olan bu zavallıların fotoğraflarına pek çok yerde rastlamış olabilirsiniz. Bir dahakinde hayvanın gözlerine bakarak bile vehameti görebileceğinizi sanıyorum.

Yürümeyen hayvanda toynak hastalıkları, eklem iltihapları, süt kanallarınıntıkanması, enfekte olması, denge bozuklukları, sindirim bozuklukları gibi onlarca hastalık çıkacaktır. Çıkar da mutlaka… O kadar çok müdahale altında kalır, o kadar çok antibiyotik tedavisi görür ki bu hayvanlar çiftliğin kendi bünyesinde bir ofiste çalışan veteriner hekimi falan olur. Her sabah o iğneden bu iğneye ilaç deposuna dönerler. Çünkü bu hayvanlar dirençli falan değillerdir. En ufak mikrop çiftliğe girdiğinde hepsini kırıp geçirir. Bu nedenle dışarıya çıkartmaktan korkar işletmeciler. Mikrop girdiğinde de ne olsun artık… Hepsi doğrudan kesime…

Bilgisayarlara kurulu gelişmiş bir program ile tüm hayvanların süt verimi takip edilir ve en önemli değer de hayvanın süt verimidir. Bu endişe ile seçilen, bu endişe ile beslenen hayvanlar günde otuz – kırk litre süt verebilirler. İdeal olan o hayvanın çok yaşaması, çok buzağı vermesi falan değil… Beş buzağı verse, yedi yaşına gelse ondan iyisi yok. Sonra hayvancağız bitik hale gelmiş olur zaten, doğru kesime…

Bir de makine sağımı… Şu hijyenik, çok sağlıklı makine sağımı… Hayvanın ödünü patlatır. Zerre de hoşuna gitmez. Doğal şekilde,bakıcısının elinin sıcaklığına, dokunuşuna alışan bir inektense makine ile sağılan bir inek sütünün besin değeri en yüksek kısmını vermeyecektir. Önemli olan çıkan litre zaten burada… Çıkan sütün yağı üzerinden alınır, mandıralara ayrıca satılır, altta kalan elenmiş sıvı süt diye tüketiciye ulaşır.

Lütfen süt konusunu çok araştırın, çok okuyun, çok dinleyin bu iş ile ilgisi olanlardan. Ben kendince bildiğini anlatan öylesine biriyim sadece. Daha bilimsel, daha içerikli ve oturaklı bilgiyi bulabileceğiniz pek çok yazışma grubu var internette. Hepsini takip etmeye çalışın. Çiğ süt üreticileri ile süt markalarının yazıştığı, çok da düzeyli, kaliteli tartışmaların döndüğü gruplar ile karşılaşacaksınız. Katılın. Yayınları takip edin. Kendi doğrunuzu bulun mutlaka.

Bana soracak olursanız ”Hangi sütü kullanalım?” diye, elbette kendi sütümü öneririm… Ancak bu süt sınırlı, çok kez yetmediği, gelmediği olmuştur size. Bundan sonra da olacaktır. Tanıdığınız, bildiğiniz gerçek bir sütçü bulmanızı öneririm. Mahallenizdeki mandıranın sahibi ile iki çay ısmarlayıp yarım saat kadar sohbet etmenizi, kafanıza yatarsa onu tercih etmenizi öneririm.

Evinize gelen yardımcı abladan, ne bileyim iş yerinizdeki temizlik görevlisinden; köy ile bağlantısı olan dürüst birilerinden süt göndermesini isteyin. Bunlar mümkün değilse büyük markaların günlük sütlerini öneririm.

O sütler Anadolu’dan toplanır, gerçek hayvanlardan gelir, besin kaybı fazla olmaz.

**********************************************************************************************************************************************

PINAR KAFTANCIOĞLU

Pınar Kaftancıoğlu, son aylarda dilden dile dolaşan Aydın’daki İpek Hanım Çiftliği’nin sahibi. Hobi olarak başladığı sağlıklı tarım işi onun 40 yaşından sonra yaptığı yeni mesleği. Emine Erdoğan’dan Erol Evgin’e herkes onun doğal domateslerinden yiyor

Pınar Kaftancıoğlu, 1980 yılında faili meçhul bir cinayete kurban giden gazeteci-yazar Ümit Kaftancıoğlu’nun kızı. 12 yaşında yetim kalıyor. Annesi ve ağabeyiyle birlikte geçim sıkıntısına düşüyorlar ve evlere temizliğe giderek aile bütçesine katkıda bulunmaya başlıyor. Kimseye muhtaç yaşamamak için hiç durmadan çalışıyor. Cam siliyorken bile hırs yapıyor, diğerlerinin yarım günde bitirdiği işi, o bir saate tamamlıyor. Hayatta da hızlı, 16 yaşında anne oluyor. Sonra, İstanbul’da bir kumarhanede garsonluk, hosteslik yapıyor. 1995 yılında kumarhaneler kapanana kadar, iyi para kazanıyor. Kapandıktan sonra bir tanıdık sayesinde Süzer Holding’e geçiyor. Mustafa Süzer’in sağ kolu oluyor. Aradan geçen yıllarda İstanbul’u terk edip, sakin bir yere yerleşmek hayali kuruyor. Sonunda Aydın, Nazilli’ye taşınıyor. “Ben başka insanlar gibi çok başarılı değildim. O yüzden iş hayatından kopmak çok zor olmadı” diyor ama durum böyle değil. Başarılı iş hayatı sayesinde bir su fabrikası satın alacak kadar para kazanıyor. Billur Su’yu 12 yıl başarıyla işletiyor.

ANNELERİ SÖMÜREN SEKTÖR

Yine fazla çalıştığını fark edince 40 yaşında, ani bir değişiklik yapmaya karar veriyor. Fabrikasını satıyor, eşinden boşanıyor ve İpek Hanım Çiftliği’nin hikayesi başlıyor. 30 haneli Ocaklı Köyü’nde bir çiftlik inşa ettiriyor: “Fabrikayı sattıktan sonra da buralardan kopamadım. Elde ettiğim parayla lüks içinde yaşayabilirdim ama onun yerine bu 30 haneli köyde kaldım” diyor.

Çiftlikte de boş oturamıyor. Kendi deyimiyle, ‘endişeli anneleri sömüren organik ürünler sektörü’ne kızıyor: “Organik meyve ve sebzeyle ilgili o kadar çok sahtekarlık var ki… Organik, sağlıklı diye çıkarıyorlar, bir sertifika alıyorlar. Sonra bir daha kontrol eden olmuyor. Gerçekte nasıl üretiliyor fikriniz yok!” Bu organik sahtekarlığından rahatsız olan Pınar Hanım, bunun üzerine kızının sağlığı için arazilerini değerlendirip, kendi gıdasını kendi üretmeye karar veriyor: “Ayrıldığım sıralarda fabrikadan birkaç işçi çıkarılmıştı. Onları yanıma aldım. Eski usul, ne çıkarsa ekelim taktiğini uyguladık. Ürünleri önce arkadaşlarıma gönderdim. Sonra bir şekilde duyuldu. Hobi olarak başlayan İpek Hanım Çiftliği, ekonomik olarak bütün köye yaramış. Şu anda et hariç, 200’ün üzerinde ürün var. Ekim, dikim ve paketleme işlerini 35 kişilik bir ekip yapıyor.

SHİİTAKE MANTARI YETİŞTİRECEK

Şu anda İpek Hanım Çiftliği’nden alışveriş yapanlar arasında Emine Erdoğan’dan Erol Evgin’e, Zeki Alasya’dan büyük şirketlerin genel müdürlerine kadar birçok tanınmış insan var. Aydın Valisi, organik meyve istemiş, İpek Hanım Çiftliği’ne yönlendirmişler: “Geldiler, çok etkilendiler. Girişimciliğimizin herkese örnek olması gerektiğini söylediler. Büyük bir talep olmasına rağmen Pınar Kaftancıoğlu, işi büyütmeyi düşünmüyor. Bunun yerine Türkiye’de daha önce denenmemiş ürünleri yetiştirmeye karar vermiş. İlk denemesi ‘Shiitake Mantarı’: “İlk defa 20 yıl önce bir otelde denemiştim, çok hoşuma gitmişti. Yurtdışındaki mantar uzmanlarıyla yazıştım. Çok da zor olmadığını görünce hemen işe koyuldum. Bakalım, kaç tane, nasıl çıkacak. İlk mahsülleri Mikla Restaurant’ın sahibi Mehmet Gürs’e vereceğim.”

ÇİFTLİKTEN NASIL SİPARİŞ VERİYORSUNUZ?

Çiftlikten sipariş vermenin en kolay yolu; “ipekhanimciftligi@gmail.com” adresine bir e-posta atmak. Size ürünleri ve fiyatlarını içeren bir liste yollanıyor. Siparişiniz iki günde evinize geliyor. Daha detaylı iletişim bilgileri için www.ipekhanim.com sitesini ziyaret edebilirsiniz.

***************************************************************************************************************************************************   Ümit Kaftancıoğlu

Asıl adı Garip Tatar olan Ümit Kaftancıoğlu 1935 yılında Ardahan’ın Hanak ilçesinin Koyunpınarı (Saskara) köyünde dünyaya geldi. Çocukluğu Dede Korkut boylarının zengin anlatım geleneği içerisinde, halk âşıklarının, söz sohbet bilenlerin dizinin dibinde destan, masal, türkü, efsane dinleyerek, okuyarak geçti. Köyündeki  İlkokula gittiğinde diploma alacak durumdaydı. İlkokulu bitirdikten sonra köy çocuklarına açık tek kapı olan Köy Enstitüsü’ne girmek için yıllarca uğraştı, yollara düştü,  Cılavuz Köy Enstitüsü’ne girdi.Kaftancıoğlu, Cılavuz Köy Enstitüsü’nü bitirdikten sonra Mardin’in Derik ilçesinde  ilkokul öğretmeni olarak  görevine başladı. Daha sonra Balıkesir Necati Bey Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümünü  bitirip bir süre Rize’nın Pazar ilçesinde Türkçe öğretmenliği  yaptı.

Yedeksubay olarak görev yaptığı askerlik dönüşü, TRT’nin açtığı sınavı kazanarak, Köy Yayınları bölümünde göreve başladı. TRT İstanbul Radyosu’nda “Av Bizim Avlak Bizim”, “Dilden Dile” ve “Yurdun Dört Bucağından”  gibi programlarla halk kültürünü, halk âşıklarını, halkın eksiğini ve sıkıntılarını mikrofona taşıdı. “Gerçek edebiyatın halkın ağzında, dilinde olduğunu bilmeliyiz. Halkın sözlü edebiyatını yazıya geçirecek, değerlendirecek olanlar da halk çocuklarıdır.” der. Bu gözlemlerini doğrularcasına, Anadolu’yu gezerek derlemelerle halkın sözlü yazınını ve halk türkülerini yazıya döktü.

“EVREŞE YOLLARI DAR” TÜRKÜSÜNÜ DERLEDİ

Günümüzde bile sevilerek dinlenen “Evreşe Yolları Dar” ve “Yüksek Yüksek Tepeler Ev Kurmasınlar” türküleri Kaftancıoğlu’nun derlemeleri arasındadır.

Radyo programcılığı yanında edebiyat dünyasında da adını duyuran Kaftancıoğlu, “Dönemeç”le (Öykü) TRT Büyük Ödülü birincilik (1970), “Hakullah”la (Röportaj) Milliyet Gazetesi Karacan Ödülü birinciliği (1972) aldı.

11 Nisan 1980 günü görev yaptığı TRT İstanbul Radyosu’na  gitmek için çıktığı evinin önünde, demokrasinin, kültürün ve aydınlığın düşmanlarınca katledildi.

“Şunca yaşamın içinde ölüm için, ölen için gözyaşı döktüğümü anımsamıyorum. Bir evin en önemli kişisi, en yakınım ölünce de duygum değişmemiştir. Yaşamın içinde olupta ölü için gözyaşı dökenlere çok üzüldüğümü söyleyebilirim. Susmuş bir ev, canlılığını ve yaşam kavgasını duraksatmış bir ortam için elbette üzülürüm. Ve üzüntümün ağır yanı burasıdır. Ölümümde eşim, çocuklarım en yakınlarım bile tek bir damla gözyaşı dökmesin istiyorum. Benim için caddeleri dolaşsınlar, bir gazete alsınlar, bir kitap karıştırsınlar, kalabalık bir sinemaya gitsinler, bir konferans, bir konser dinlesinler. Ölüm hiç önemli değil, yaşam var dağ gibi, yaşam var gökyüzü, deniz…”

Ümit Kaftancıoğlu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

URL: http://www.ciftlikdergisi.com.tr/?p=23526

Yazan - Oca 30 2012. Kategori GIDA. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık

3 yorum - “İdeal Süt Hangisidir ?”

  1. Murat tuna

    Pinar hnm yazdiginiz yazida o kadar cok yanlis bilgi var ki dogru yazdiginiz cok onemli
    bilgilerin de kiymeti kalmamis. Ticari kaygi ile bilerek yazilmis olma ihtimalini dusunmezsek
    akla gelen ilk deyim ” cahilden degil yari cahilden kork” oluyor.
    Hele ki mahalle sutcusune cay ismarlama ile yapilan sut analizine diyecek soz bulamiyorum.
    Ben de bir ureticiyim ve aleyhimizede olsa dogrulari soylemek durumundayim.
    O pek sirin koy ahirlarinda endemik kosullara ve ahir patojenlerine reziste olarak yasayan sevimli hayvanciklarin buyuk bir orani tuberkuloz ve buruselloz pozitiftir. Paraziter durumlari ve diger basit hastaliklari saymiyorum bile. Anadoluda bir soz vardir ” egri otur ama dogru konus” diye.
    Size ” hayirli isler ” diliyorum.

  2. Pınar Hanım birara yumurta üretiminde iddialıyım diyordu. çiftliğimde gezen tavukların yumurtası dediği yumurtaları meğer oradan buradan topluyormuş. Pınar Kaftancıoğlu yeni bir pazarlama tekniği ile pazarda oyuncu olmaya çalışan gözü açık bir tüccar. Çiftçi değil çünkü üretici değil.

    Kulaktan dolma bilgilerle istanbul gibi büyükşehirlerde yaşayan insanlara malumat pazarlıyor. Kendisi dışındaki herkes sahtekar Pınar Kaftancıoğluna göre.

    • Adnan Dervişoğlu

      Sn. Kaftancıoğlu’nu eleştirmeden önce onu biraz tanımanız lazım. Kaftancıoğlu yıllardır artan talep üzerine yumurtaları köylerden topladığını söylüyor. Bunda bir sakınca görmüyorum. Her ürünü son derece kaliteli. Kendisinin rakiplerin
      den biri olduğunuzu ve maksatlı yorum yazdığınızı düşünüyorum.

Yoruma kapalı

| Designed by Mavikedi internet Hizmetleri |