Soma Faciası ve Kalabalık Gündem Yüksek Öğretim sistemini Gözardı Etmemeli..!

Sosyal medyada paylaş.

PROF.DR TÜLİN AKSOY

Prof.Dr. Tülin AKSOY

Akdeniz Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü, ANTALYA, tulinaks@akdeniz.edu.tr

 

Soma’da yaşananlar gündemdeki diğer tüm başlıkları anlamsızlaştıracak kadar acı, ANCAK bunları bir daha yaşamamak için yapılacakların önemini/ciddiyetini yüzümüze kuvvetle çarpacak kadar uyarıcı. Bu gibi acıların, toplumun geniş kesimde eleştiri ve özeleştiriye sebep olması beklenen ve sağlıklı bir durumdur.  Devletin çeşitli organlarından, bireylere ve şirketlere kadar herkes ve kurum/kuruluş, karınca kararınca özeleştirisini yapıyor, en azından gayret gösteriyor. Diğer yandan, son günlerde gerek iç siyasetimizin hesaplaşmaları, gerekse Sayın Nuri Bilge CEYLAN’ın önemli başarısı nedeniyle uluslararası alanda daha da görünür olduğumuz açık.  Aslında son yıllarda pek çok konuda ülkemizin dünyada ilk 10’a, AB ülkeleri arasında ise ilk 3’e girmesini adeta kanıksadık.

 

Günümüzdeki gelişmelerin yol açtığı ivme ve olanaklar yaşamımızı çok hızlandırdı ve dönüştürdü/dönüştürüyor. Bu döneme pek çok akut/kronik sorunla ve bir o kadar da potansiyelle giren ülkemizde, durum zaman zaman o kadar kaotik olabiliyor ki, bazı hayati sorunları ya zamanında ve doğru şekilde teşhis edemiyoruz ya da tartışmaları balıkçı kavgasına çevirip çözüm üretemiyoruz. Enformasyon kadar dezenformasyonun kolay/ucuz/zevkli olması da bunda etkili. Bu karmaşa içinde bazı şeyleri gözden kaçırıyor olabiliriz.

 

Bütün bu karmaşaya rağmen; kanımca madencilerimizin yaşadığı, daha doğrusu onlara ve ailelerine toplum olarak yaşattığımız, en basitinden yaşanmasına bir şekilde izin verdiğimiz bu acı olay dolayısıyla hepimiz yüksek sesle ve görünür bir şekilde özeleştiri yapma sorumluluğu taşıyoruz.  Ancak bu özeleştiriyi aklın, bilimin ışığında ve vicdanımızın liderliğinde yapmak zorundayız ki, benzerlerini yaşamayalım ve çorabı delik halde can veren ya da travma içindeyken bile çizmesini çıkarma zarafeti gösteren bu güzel insanlara ve onların yakınlarına karşı mahcubiyetimiz bir nebze azalsın.

 

 

Acılarla karşılaştığımızda dövünerek kendimize ya da bu acıya neden olan/olmayan çevremizdekilere kötü davranarak tepki verme eğilimi kültürümüzde oldukça yaygındır. Bu tutum geçici olarak acımızı hafifletir, dikkatimizi dağıtır ama kalıcı ve sürdürülebilir çözümler üretmemize katkı sağlamaz, hatta acıları daha kalıcı ve sorunları katmerli hale getirebilir. Dolayısıyla eleştiri/özeleştiri mekanizmasının sonuç getirici olması gerekmektedir.

 

 

Her türlü eleştiri ve özeleştirinin demokratik olgunluk ve hoşgörü çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini anımsamakta fayda var, aksi takdirde yararsız bir balıkçı kavgası kaçınılmaz. Ben de bir akademisyen olarak, yaşadığımız pek çok acı ve üzüntü kaynağı olan toplumsal olayda ve ülkemize ayak bağı olup potansiyelimizin ortaya çıkmasını engelleyen başlıca verimsizlik alanlarında, biz akademisyenlerin ve kurumlarımızın doğrudan ve/veya dolaylı olarak pay sahibi olduğumuzu düşünüyorum. Soma faciası sonrasında üniversite üst yönetimleri yas ilan etmiş ve şenlikleri ertelemiştir, madencilik alanında çalışan sınırlı sayıda akademisyenimiz medya yoluyla görüş bildirmişlerdir, ayrıca daha önce akademisyenlerce hazırlanmış bazı raporlar gündeme getirilmiştir.

 

Peki, bunlar yeterli midir?

 

Şimdi açıklayacağım görüşüm bazılarımıza “absürt” gelebilir. Ben kişisel olarak, muhalefet partisinden bir milletvekilimizin -kimileri şekilsel bulsa da-  istifayı dillendirdiği bir ortamda, hiç olmazsa maden mühendisliği alanında çalışan bir akademisyenin istifa ederek ya da bunun kadar ses getirecek başka bir yolla özeleştiri yapmasını, oldukça yüksek bir sesle camiasını özeleştiriye davet etmesini beklerdim.

 

Maden mühendisliği dalındaki akademisyenlerimizin çoğunun, yüksek öğretim (YÖ) sistemimizin yıllardır içinde bulunduğu verimsizlik sarmalının farkında olduğuna şüphe yoktur. Çok uzun süredir çalışanla çalışmayan, iyi çalışanla göstermelik çalışan, sisteme su taşıyanla delik açan birdir, hatta sıklıkla çalışan ve iyiyi talep edenler “out” diğerleri “in”dir, kendisi çalışmadığı gibi başkasını çalıştırmayanlar da oldukça makbuldür, akademik verimlilik dışı çeşitli faktörler etrafında kümeleşme diz değil omuz boyundadır. YÖ alanı büyümüştür ama içi de oldukça koflaşmıştır.  Bunların sebebi sadece yöneticilerimiz değildir, sonuçta onlar da bizim aramızdan çıkmış ve yine er geç bizim aramıza dönecek akademisyenlerdir, ancak eski koltuklarına dönemeyenler de yok değildir.  Otuz yıldır tanıklık ettiğim ve giderek ivme kazanan bu vıcık vıcık verimsizlik ortamından muzdarip olup da, son yaşanan faciadan sonra patlayıp “bu işte bir nebze de olsa bizim payımız var galiba” diyen bir akademisyenin, maden mühendisliği bilim alanından çıkmamış olması beni hayal kırıklığına uğratmıştır. Umarım bunu kısık sesle de olsa söyleyen(ler) vardır ve ben duymamışımdır.

ogretim_gorevlisi_alan_universiteler_h7298

 

Sadede gelirsek; kanaatimce “sorunlu ve eksik potansiyelde olduğumuz tüm alanlarda akademisyenlerin neden bireysel/kurumsal/örgütsel olarak daha etkin ol(a)madığı?” sorusu sıkça dillendirmelidir. Bunun nedenleri, biz akademisyenler ve toplumun diğer kesimleri tarafından etraflıca, önyargısız ve kişisel/mesleksel çıkarlar bir tarafa bırakılarak sorgulanmalı ve ülkemiz “orta-gelir tuzağı”ndan kurtulana, demokrasimiz güçlenene dek devam edilmelidir.

 

 

Üniversitelerdeki verimsizliğin boyutları ile birçok YÖ kurumunun artık yönetilemez hale geldiğini en iyi bilenler şüphesiz Yüksek Öğretim Kurumu, yani YÖK’tür. Özellikle 2011 yılından bu yana konu kurumun gündemindedir. İlk olarak Mart 2011’de, YÖ’nün yeniden yapılandırılmasına dair bir rapor kamuoyu ile paylaşılmıştır. Başlıca sorunlar tanımlanmış ve katılımcı bir süreç ile 5 temel prensip (çeşitlilik, kurumsal özerklik ve hesap verebilirlik, performans değerlendirme ve rekabet, mali esneklik ve çok kaynaklı gelir yapısı ile kalite güvencesi) üzerine yeni bir sistemin inşası hedefi ortaya konmuştur. Daha sonra bu doğrultuda yeni yasa taslakları hazırlanmış, tartışmaya açmıştır, çalıştaylar yapılmış ve hem üniversitelerinhem de akademisyenlerin görüşleri (tarımca da yapılmıştır) alınmıştır.

 

Son olarak, 12 Mayısta Erzurum’da düzenlenen Üniversitelerarası Kurul toplantısında, “Büyüme, Kalite, Uluslararasılaşma: Türkiye Yükseköğretimi İçin Bir Yol Haritası” başlıklı rapor kamuoyu ile paylaşılmıştır (http://www.yok.gov.tr/web/guest/turkiye-yuksekogretimi-icin-bir-yol-haritasi). YÖK Başkanı Sayın Prof.Dr. ÇETİNSAYA’nın sorumluluğunu üstlendiği bu rapor, sırasıyla dünyadaki gelişmeleri ve bunların YÖ’ye yansımasını, sistemimizin genel bir değerlendirmesini ve başlıca sorun alanlarını, dünyadaki bazı örnekleri ve kimi çözüm önerilerini içermektedir. Oldukça kapsamlı olan rapor, medyada çok az ve oldukça yüzeysel (akademisyen sayısının ve maaşların azlığı bağlamında) şekilde yer almıştır, ayrıca konunun ve raporun akademik camiada kurumsal olarak tartışıldığını ve gündelik sohbetlerde sıkça yer aldığını söylemek güçtür.

 

 

Akademik camianın kendisi ile ilgili bu kadar önemli bir konudaki ilgisizliğinin nedenleri de çeşitlidir. Yıllardır süren verimsizlik odaklı ve liyakati dışlayan sistem nedeniyle, ne yazık ki bu verimsizlik ortamında yetişmiş ve/veya bundan beslenen sayısı azımsanmayacak bir akademisyen kitlesi oluşmuştur. Bu kitlenin önemli bir kısmı şu anda etkin pozisyonlarda ve konumlardadır. Ancak yine verimsizlikten beslendikleri için, şu anda etkin olmasalar da, önümüzdeki dönemde etkin hale geçerek kayıpları telafi etme beklentisi içinde olan bir kesimin varlığı da yadsınamaz. Ayrıca daha iyisi için ne yapılması gerektiği konusunda fikir ya da özgüven eksikliği içinde olanlar da olabilir. Bir grup akademisyenin de kendilerini ve/veya mesleklerini “tartışmalar üstü”  gördüğünü, ancak kendi sırça köşklerinde ve sadece bir grup meslektaşları ile fısıldanarak bu konuyu tartışma eğiliminde olduklarını söyleyebiliriz. Pek çok değerli ve başarılı akademisyenin de “ya sistem daha kötüye giderse” şeklinde samimi bir kaygı taşıdığı da göz ardı edilmemelidir. Temkinli olmak iyidir ama bazı durumlarda hiçbir şey yapmamak en kötü seçenek olabilir, ayrıca günümüz dünyasında da hiç kimsenin sırça köşklerde çok uzun süre hesap vermeden oturma lüksü olmadığı herkesin malumudur. Sonuç olarak, tüm akademisyenler kendi mesleklerine ve ülkemizin geleceğine sahip çıkmak adına, YÖ sistemimizin yeniden şekillenmesi sürecinde daha etkin olmalıdırlar, en azından seslerini çıkarmalıdırlar.

 

 

Akademisyenlerin kendilerini ve sistemi sorgulaması için ille büyük acılar ya da sorunlar yaşanması gerekmemelidir, bu sorgulama mesleğin doğasında vardır ve temelini teşkil etmektedir. Altın palmiye ödülünü ikinci kez kazanan bir ülkenin sinema-TV alanındaki akademisyenleri de Sn CEYLAN gibi uluslar arası başarılar için yarışmak, hatta bu yarışı yapacak öğrencileri yetiştirmek zorundadırlar. Kendi alanımıza gelecek olursak, tekstil sektörümüz dünya ile rekabet ederken, bu alanda eğitim ve ar-ge hizmeti vermekle görevli mühendislik (tekstil, ziraat vb) alanlarındaki akademik personel ve kurumları da dünya standartlarında başarılar elde etmekle yükümlüdürler. Pek çok akademisyen sınırlı olanaklar başta olmak üzere birçok sıkıntıyı dile getirecektir ama bunları gündeme getirmek de gidermek üzere çözümler üretmek de bir ölçüde onların elindedir.

 

 

Akademik personelimizin maaşları azdır ancak genellikle batı ülkelerinde de akademisyen maaşları özel sektöre oranla düşüktür ve ücret-verimlilik arasında gerçekçi bir denge bulunmaktadır. Akademisyenlere belirli aşamadan sonra sağlanan daimi kadronun ve toplumdaki statünün önemi de göz ardı edilemez. Delik çorapla son yolculuğuna çıkan ve travma anında bile çizmelerini çıkarmayı akıl edebilen insanlarımızın gerçekleri ve ahlaki alt yapıları, bizim öncelikle maaşlarımızı değil bu insanlara karşı olan sorumluluklarımızı tartışmamız gerekliliğini yüzümüze vurmaktadır.

 

 

Kendi çalışma alanım olan hayvancılıkta Türkiye son yıllarda büyük başarılar elde etmiştir, özel sektör ve ilgili bakanlık takdiri hak etmektedir. Akademik camianın bu başarılardaki payı, ne yazık ki teknoloji transferi yaptığımız batı ülkelerindeki gibi büyük değildir. Ancak bunun vebalini sadece akademisyenlere ve kurumlarına yüklemek de doğru değildir. Kamu kurumlarımız genellikle ülkesel sorunları kendi istedikleri yönde ve ivedilikle çözmek istediğinden ve özel sektörümüz de çoğunlukla teknoloji transfer edip çok kısa sürede başarı elde etmeye alıştığından, akademik kurumlarla işbirliğine hiç yatkın değillerdir, adeta kaçınmaktadırlar. Genellikle kamu ve tüzel kuruluşları “hık deyici” olursak, özel sektör de onları ve ürünlerini göğe çıkarırsak ve unvanlarımızı reklam unsuru olarak kullandırırsak bizi “görünür” kabul etmektedirler. Ancak YÖ kurumlarının uzun süredir içinde bulunduğu verimsizlik ortamının doğal bir sonucu olarak, akademisyenlerimizin önemli bir kısmının kamu ve özel sektörün sorunlarını çözme ve önünü açmada yetkin/yeterli olduğunu söylemek de güçtür. Aslında taraflar arasındaki uzun soluklu işbirliklerinin en önemli getirisi, hem birbirlerine toplum adına hakemlik yapmaları hem de sahayı bilen ve çözüm üreten meslek insanlarının ve akademisyenlerin yetişmesi olacaktır. Sonuç olarak tüm taraflar ilk taşı atma ayrıcalığına sahip değillerdir.

 

 

Ne yazık ki, bileşik kaplar yasası gereği, günümüz dünyasında büyük önem taşıyan STK’larımızda da benzer sorunlar vardır, ya siyasileşmektedirler ya da belirli bir dar grubun çıkarlarına odaklanmaktadırlar, en basitinden üyelerinin çıkarları ya da ülkülerinin gerçekleşmesi çabası ile ülkenin çıkarlarını/geleceğini dengelemekten genellikle uzaktırlar. Bu ülkede 20-30 yıl gibi uzun bir süre boyunca aynı akademik birime başkanlık yapan akademisyenlere de, çok uzun yıllardır aynı STK’ye başkanlık ya da yönetim kurulu üyeliği yapan vazgeçilmez kişilere de rastlamak hiç zor değildir.

 

 

Akademisyen olmanın temel aşaması olan Doktora eğitimini tamamlayanlara verilen “Doktor (Dr.)” unvanının uluslar arası resmi karşılığı “Ph.D.”dir ve açılımı “Doctor of Philosophy”dir, dilimizdeki karşılığı da “felsefe doktoru”dur. “Dr.” unvanı almış, özellikle de “doçentlik” ve “profesörlük” gibi daha ileri aşamalara ulaşmış tüm akademisyenlerin, aslında “filozof” kabul edildiğini, giydikleri cübbenin de toplumun onlara verdiği statü ve saygınlığın bir göstergesi olduğu söylenebilir.  Her yıl haziran ayında, lisan ve önlisans eğitimini tamamlayıp diploma törenlerinde cübbe giyecek olan çocuklarını görmek üzere ülkenin bir ucundan diğer ucuna yola çıkan binlerce insanımızın olduğu günümüzde, umarım biz akademisyenlerin cübbelerini ve görevlerini fazlaca önemsediğimi düşünenlerin sayısı çok değildir. İlk taşı atacak kadar günahsız olmasak da, konunun tartışılmasını sağlamak sorumluluğundan kaçmamalıyız.

 

 

YÖK ve özellikle üst düzey yöneticileri, bu çok önemli konuyu toplumsal barışımızı daha fazla riske edici gelişmelere yol açmadan, hiç kimsenin hak kaybına uğramayacağı konusunda yeterli güvenceyi vererek, yapılanların büyük çoğunluğun yararına olacağı konusunda akademisyenleri ve toplumun geniş kesimini ikna ederek çözmek gibi oldukça zor bir iş paketi ile karşı karşıyadırlar. Profesyonel yöneticilerin etkin hale getirilmesi ve üniversite yönetim kurullarına iş adamlarının dâhil olması gibi geleneklerimizde pek yeri olmayan uygulamalardan uzak durulup; her akademisyenin ve özellikle de yöneticilerinin pek çok iç ve dış paydaşa hesap verdiği bir sisteme, olabildiğince yumuşak bir geçiş yapılması gerektiği kanaatindeyim.

 

Saygılarımla.


Sosyal medyada paylaş.

URL: http://www.ciftlikdergisi.com.tr/?p=60164

Yazan - May 27 2014. Kategori MANŞET, SAĞLIK, Prof. Dr.Tülin Aksoy. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık

Yoruma kapalı

| Designed by Mavikedi internet Hizmetleri |