Tüketicinin kafasını karıştıran sorulara cevaplar


DSC2596

 

 

 

 

Vatandaşın sağlığını her şeyin üstünde tutuyoruz

 

 

Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Gıda ve Kontrol Genel Müdürü Prof. Dr. İrfan Erol, gıdayla ilgili yaptıkları çalışmaları anlatmak ve kamuoyunda yanlış bilinen konulara açıklık getirmek amacıyla basın mensuplarıyla bir araya geldi. Toplantıda 40 günde yetişen tavuktan, ekmek, salçadaki tuz oranından, gıda denetimlerinden, Rusya’ya yapılacak ihracattan, ilaç kullanımına kadar birçok konuya değinen Genel Müdür Erol, gazetecilerin sorularını da yanıtladı. Gıdadaki yanlış bilgilendirmelerden dolayı zaman zaman tüketici olarak herkesin etkilendiğini belirterek kamuoyunda kafaları karıştıran tüm sorulara açıklık getiren Genel Müdür İrfan Erol şöyle konuştu:

 

Toplum sağlığını koruyoruz

 

2014 yılı başından itibaren ekmek denetimleri olsun, et ve et ürünlerine ilişkin denetim olsun, süt ve süt ürünlerine ilişkin denetimler olsun, yine değişik zaman dilimlerinde yapmış olduğumuz ve kamuoyuyla paylaştığımız, ifşa olarak tabir ettiğimiz çalışmaları sizlerle paylaştık. Bunun dışında değişik dönemlerde yaptığımız düzenlemeleri, bunların önemli bir bölümü toplum sağlığının korunmasına ilişkin düzenlemelerdir, örneğin tuzun birçok gıda maddelerinde azaltılması, katkı maddelerinin azaltılması, koruyucuların azaltılması veya kaldırılması ya da şekerin azaltılması ya da kaldırılması da dahil olmak üzere toplumun her yaştaki kesimlerini ilgilendiren sağlıklı beslenmeyi desteklediğimiz çalışmalar; bunları da paylaştık.

 

Şimdi biz esas itibariyle güvenilir gıda arzını her şeyden üstte tutuyoruz. Bizim 2010 yılında çıkarttığımız 5996 Sayılı Yasa, yasanın amir hükmü, temel maddesi; tüketici sağlığının en üst düzeyde korunması olarak ifade edilmiştir. Dolayısıyla bizim temel görevimiz, tüketici sağlığını en üst düzeyde korumaktır. Bu yasa, yani veteriner hizmetleri, bitki sağlığı, gıda ve yem yasası, esasında Avrupa Birliği’yle büyük ölçüde uyumlu olarak çıkartılmış bir temel yasadır. Bu yasa aynı zamanda tüm gıda kontrol hizmetlerinin bir tek elde, yani Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nda toplanmasının önünü açan yasadır.

 

Tabii bu yasanın çıkmasına müteakip biz 100’den fazla ikincil mevzuatı uygulamaya koyduk. Bunların büyük bir bölümü yönetmelik, bir kısmının üzerinde hâlihazırda çalışmaya devam etmekteyiz. Gerek temel yasa olsun, yani kanun olsun, gerek buna işlerlik kazandıracak yönetmeliklerle gıda kontrol hizmetlerini çiftlikten sofraya güvenilir gıda arzı yaklaşımıyla sürdürmekteyiz. Yani bunun üstünü özellikle vurgulamak istiyorum; çiftlikten sofraya ya da tarladan sofraya. Şu algıyı değiştirmemiz lazım: Biz Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı olarak, Gıda ve Kontrol Genel Müdürlüğü olarak münhasıran piyasaya arz edilmiş ürünlerin denetimini kontrolünü yapmıyoruz, bunun gerisi var. Yani bu çiftlikten başlayan, tarladan başlayan ve sofraya kadar gelen önemli bir süreç. Burada üretim var, burada işleme var, burada paketleme var, burada depolama var, burada muhafaza var, burada perakende sistemi içerisinde nihayetinde tüketiciye arz var. İşte bütün bu aşamalarda esasında biz kontrolü gerçekleştiriyoruz. Ve bu kontrolün en kritik yerlerinden birisi, eğer bitkisel üretim ise tarladır. Hayvansal üretim ise o hayvanları yetiştirdiğiniz ahırlardır, kümeslerdir. Burada birincil üretim olarak ya da primer üretim olarak ifade ettiğimiz alanda her türlü sağlık şartlarının, sağlık kontrollerinin yapılmasıdır. İşte biz bu anlayış içerisinde bunu yapıyoruz.

 

Ve bunu yaparken de yine Avrupa Birliği’nde ve tüm gelişmiş ülkelere olduğu üzere risk analizini esas alıyoruz. Yani risk bazlı bir yaklaşımı esas alıyoruz. Nerede risk sağlık riski daha yoğunlaşmış? Takdir edersiniz ki oraya daha çok yoğunlaşıyoruz. Ve bu kontrol sistemi piyasada, yani birincil üretim bazında yaklaşık 20 bin kişi bu yurt dışında piyasa gözetimi, denetimi yapan 5 bin kişi de dahil olmak üzere 25 bin kişilik büyük bir teknik ekiple bu hizmetleri gerçekleştiriyoruz. Ve bir yıl içerisinde yaptığımız bütün bu resmi kontrol ve denetimlerin sayısı 5 milyonun üzerinde. Zaman zaman şu aklımıza gelir: Efendim, Türkiye’de 650 bin civarında gıda işletmemiz var, bu işletmeleri yaklaşık 5 bin teknik personel ile denetiminin, gözetiminin, kontrolünün yapılması mümkün değil anlayışı var. Ama dediğim gibi eğer siz birincil üretimde, yani tarlada veya ahırda, çiftlikte buna ilişkin denetim yapmaz, kontrol yapmazsanız elbette o 5 bin kişinin yapacağı fazla bir şey yok. Hâlbuki biz bunu çiftlikten sofraya gıda güvenirliliği anlayışı içerisinde büyük bir teknik ekiple hep beraber yapmaktayız.

 

Tabii burada özellikle bitki ve bitkisel ürünlerde pestisitler başta olmak üzere sağlık yönüyle önemli kontrollere ağırlık veriyoruz. Hayvan ve hayvansal ürünlerde yine buradan doğabilecek sağlık risklerini ön plana çıkartıyoruz ve bunun dışındaki, bunların işlendiği, bunların toplu tüketildiği, bunların satıldığı işletmelerde de o işletmelerin uygun hijyenik ve teknik koşullara uygun olarak bu üretim faaliyetlerini gerçekleştirip-gerçekleştirmediğine bakıyoruz. Dolayısıyla bütün bunlar yaklaşık 5 milyondan fazla resmi denetim gözetimi ortaya koyan rakamlar. Bunlar içerisine münhasıran piyasa gözetimi ve denetimi olarak ifade ettiğimiz geçen yıl 514 bin civarında, bu yılın ilk 10 ayı itibariyle 480 bin civarında denetim faaliyeti gerçekleştirdik. Ama bunlar üretim-tüketim, toplu satış yerleri. Dediğim gibi geride çok büyük bir ordu var.

 

Teknik eleman çalışma zorunluluğu getirdik

 

Yine şunun da gözden kaçmaması gerekir: Bu yeni düzenlemeyle, yani 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanununda önemli bir madde var. Bu madde 30 beygir gücünde ya da 20 kişinin üzerinde personel çalıştıran gıda işletmelerinde o işletmenin özelliğine göre bir teknik personeli çalışma zorunluluğu getiriyor. Bunun anlamı şu: Eğer bu özelliklere sahip bir işletmeniz var ise burada mutlaka işin neviğine göre veteriner hekim, ziraat mühendisi, gıda mühendisi, su ürünleri mühendisi, kimya mühendisi, kimyager, bu mesleklerden bir tanesini çalıştırma zorunluluğu var. Bu yönüyle baktığımızda da yine piyasada sözünü ettiğimiz işletmelerde, bu özelliğe sahip işletmelerde yaklaşık 20 bin kişi görev alıyor. Bu 20 bin kişinin de 5 bini gıda mühendisi. Yani genel bir değerlendirme yaptığımızda kamu 25 bin kişilik büyük bir orduyla gıda kontrol ve denetim hizmetlerini resmi otorite olarak realize ediyor. Ama öbür taraftan yine özel sektörde farklı meslek gruplarında 20 bin kişilik bir büyük teknik ekip görev alıyor. Bu teknik ekibin de esas itibariyle temel görevi topluma güvenilir gıdayı sunmak.

 

Tabii gıda kontrol hizmetleri, hayvan sağlığını, bitki sağlığını, yem güvenilirliğini, gıda güvenilirliğini, ithalatı, ihracatı, sertifikasyonu, bu alanda kullandığımız her türlü ilaç, ilaç hammaddesi veya ürünlerinin kontrol ve denetimini içeren oldukça kapsamlı bir alan. Ama bütün bunların bileşkesi netice itibariyle topluma güvenilir sağlıklı gıda sunmak. Tabii bu işin denetim boyutu ve yıllar itibariyle denetimin sayısını arttırıyoruz, yıllar itibariyle denetimin özelliğini arttırıyoruz. Özellikle risk bazlı denetimi ön plana çıkartıp risk oluşturabilecek gıda grupları kategorileri üzerinde daha çok yoğunlaşıyoruz. Bununla ilgili daha geniş, daha kapsamlı çalışmalarımızı gerçekleştiriyoruz. Onun da açıkçası meyvesini alıyoruz.

 

Tüm bu yaptığımız çalışmalar aslında yine çok kuvvetli bir laboratuvar alt yapısına dayalı bir laboratuvar geri beslemesine dayalı olarak da yapılıyor. Bu anlamda bizim kamuda 41 laboratuvarımız var gıda kontrol laboratuvarı olarak. Yine özel sektörün ciddi sayıda laboratuvarı var. Bugün itibariyle toplam 134 laboratuvarımız var. Bunların büyük bir bölümü akredite laboratuvarlar, yani uluslararası standartlarda, uluslararası kriterlere, normlara göre analizleri yapan laboratuvarlar. Bunlar resmi kontrol olarak değerlendirdiğimiz ithalatta-ihracatta aynı amaçla yararlandığımız laboratuvarlar.

 

Tabii bu gıda kontrol hizmetlerine ilişkin, yine hayvan sağlığına ilişkin, hayvansal ürünlerin güvenilirliğine ilişkin ve bizim 8 bölgede lokalize veteriner kontrol laboratuvarlarımız var. Yine 12 farklı bölgede lokalize zirai karantina müdürlüklerimiz var. Yine farklı yerle lokalize bitki ve bitkisel ürünlerle hayvan ve hayvansal ürünler veteriner sınır kontrol noktalarımız var. Bütün bunların esasında bir taraftan da kendi alanlarında gıda güvenilirliğine hizmet eden birimlerimiz. Bütün bunlar toplandığında güvenilir gıdanın etkin olarak topluma sürdürülebilir formda sunulması çalışmalarını bu şekilde realize ediyoruz. Tabii bunlar gıda güvenilirliğine ilişkin çalışmalar.

 

 Ekmek, zeytin ve salçada tuzu azalttık

 

Maalesef genel olarak tuzu ve şekeri fazla tüketen bir toplumuz. Türkiye’deki sağlık ve beslenme alıştırmalarının sonuçları da esas itibariyle bu söylediğim bulguları destekler nitelikte. 40 yaş üstündeki insanların çoğuna baktığınızda bunlarda hipertansiyon var ya da aşırı kilo ya da obezite problemi var. Dolayısıyla bunun da regüle edilmesi noktasında bizim önemli çalışmalarımız oldu. Bunlara ilişkin de size çok kısa bilgi arz etmek istiyorum.

 

Biliyorsunuz biz ekmekle başladık tuz oranının düşürülmesine. Ekmek çok temel bir besin maddesi Türkiye’de, hemen hemen hepimizin yaygın olarak ekmek tüketiyoruz. Ve ortalama 280-300 gram civarında bir ekmek tüketiyor her kişi Türkiye’de. Ekmekteki tuz oranı yüzde 2 idi, biz bunu yüzde 1.5’e çektik, bu önemli bir indirimdir. Ve bunun önemli etkilerini gördük. Tabii birdenbire çok yüksek oranlarda tuzu indirdiğimizde bunlar insanlar ikame etmek için daha çok tuz atıyorlar. Dolayısıyla burada yaptığımız çalışmalardan hareket ederek yüzde 1.5’e çektik başlangıç bazında. Buna toplum adapte oldu. Ama bizim hedefimiz bunu daha da aşağıya çekmek.

 

Onun dışında yine bazı ürünlerimiz çok tuzludur. Mesela salça bunlardan biridir, peynir bunlardan biridir, zeytin bunlardan biridir. Tabii bunlar yetmez, işte önümüze çorba geldiğinde herkes tuzluğa uzanır, mutlaka tadına bakmadan bir tuz atar. Biz o anlamda da bazı geleneksel ürünlerimiz de dahil olmak üzere tuz miktarında önemli düzeyde azaltmalara gittik. Mesela pastırma, pastırmada tuz oranı yüzde 8.5 idi, bunu yüzde 7’ye çektik. Pul biberde, bildiğimiz kırmızı pul biberde yüzde 9 idi, yüzde 7’ye çektik.

 

Ve zeytin önemli, çok önemli bir ürün, bizim geleneksel tüketim maddelerimizden bir tanesi; yüzde 12 civarındaydı, biz bunu yüzde 8’e çektik, yani nereden baksanız yüzde 50’lik bir tuz azaltılması burada söz konusu. Şimdi peynirle ilgili olan çalışmalarımız devam ediyor. Salçada önemli bir tuz indirimine gittik. Orada drastik bir tuz indirimine gittik, yüzde 5’ler düzeyine çektik. Bütün bunlar esasında toplumun daha az tuz tüketimine yönelik olarak yaptığımız düzenlemeler birçok gıda grubunda, gıda kategorisinde. Ve yine tuz paketlerinin üzerinde de tuzun sağlıkla ilişkilendirerek fazla tuz tüketilmemesi gerektiğini buraya yazdık.

Bunlar tabii sağlığın korunması ve geliştirilmesi noktasında önemli. Bu çalışmaların etkisini muhtemeldir ki biz orta ve uzun vadede toplumun sağlığının korunması noktasında alacağımızı değerlendiriyoruz.

 

Meyve suyunda şeker oranını azalttık

 

Meyve suyuna ilişkin çok önemli bir değerlendirmemiz oldu ve bir düzenlemeye gittik. Meyve sularında ilave 150 gram şeker ilave ediliyor idi, 150 gram şeker 600 kaloridir. Yani bir litre meyve suyunda 150 gram şeker tüketiyorsunuz ve bununla beraber 600 gram şeker alıyorsunuz. Ve bu düzenlemeyle buna da son verdik, bu düzenlememiz yayınlandı. Dediğim gibi buna ilişkin çalışmalarımız devam ediyor.

 

Restoranlarda yediğimiz ürünlerin kalorisini öğrenebileceğiz

 

Bir taraftan da etiketlemeye ilişkin çalışmalarımız devam ediyor. Bir porsiyon içerisinde aldığınız protein, karbonhidrat, lipit, doymuş-doymamış yağ asitleri miktarı, tuz miktarı, diğer maddeler neler, ne kadar kalori alıyorsunuz, bunları öğrenebileceksiniz. Aynı zamanda restoranlara vesaireye gittiğinizde bunları da öğrenme imkânına sahip olacaksınız.

 

Okul kantinlerini sıkı takip altına aldık

 

Tabii bunun dışında da bizim hassas olduğumuz bazı konular, bazı gruplar var. Mesela okul kantinlerine dönük önemli bir çalışma gerçekleştirdik. Orada bir düzenleme yoktu. Okul kantinlerinin denetimine ilişkin, yani bu kantinlerin sahip olması gereken hijyen ve teknik kuralları belirledik. Hangi usul ve esaslar içerisinde buralarda ürünler piyasaya arz edebilecek, çocuklara verilebilecek bunları belirledik. Bunları belirlemekle kalmadık. Burada ciddi bir eğitim de yaptık, çok ciddi sayıda bu hem kantinde çalışanları, hem de buradaki görev yapan öğretmenlerimizi eğittik. Bu eğitimi hiçbir zaman farklı görmedik, eğitimi her zaman ön planda tuttuk. Bunu ekmekte de yaptık. Yani ekmekte de tuzu azaltırken, kepek oranını arttırırken, tam buğday ekmeği satışını zorunlu hale getirirken ekmeğin sahip olması gerektiği hijyenik ve teknik koşulları belirledik ve burada çalışan yaklaşık 67 bin kişiye eğitim verdik. Bu eğitimi de bazı sivil toplum kuruluşlarıyla, paydaşlarımızla beraber yaptık; Türkiye Fırıncılar Federasyonu, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, KESK de dahil olmak üzere çok geniş kitlelere bu eğitimleri verdik. Yani nasıl taşıyacaksınız, nasıl transfer edeceksiniz, nasıl muhafaza edeceksiniz; bu bilgileri de verdik.

 

Sucukta Çin tuzunu ekmekte 17 katkı maddesini kaldırdık

 

Tabii bir taraftan da katkı maddelerine ilişkin önemli düzenlemeler yaptık. Öncelikle şunu ifade edeyim: Yani katkı maddelerinin öyle tamamen zararlı gibi algılanması, değerlendirilmesi çok yanlış. Maalesef kamuoyunda böyle bir algı var. Katkı maddeleri, herhangi bir katkı maddesi esasında herhangi bir gıdaya ilave edilmeden önce bunun üzerinde FOA’yla WHO’nun, yani Gıda ve Tarım Örgütü ile Dünya Sağlık Örgütü’nün Ortak Gıda Katkı Maddeleri Uzmanlar Komisyonu uzun süreli çalışmalar gerçekleştirir. Yani bu katkı maddesi hangi gıdaya hangi dozda hangi aşamada katıldığında sağlık yönüyle hiçbir olumsuz etki oluşturmaz. Bütün bunlar uzun süre yapılan gerek laboratuvar, gerek klinik deneyler sonunda karar verilir. Ancak o aşamadan sonra o gıda katkı maddesinin belli bir ürün için kullanımına izin verilir. Ve bir taraftan da bunların potansiyel herhangi bir etkisi olup-olmadığı da yine tekrar edilen sofistike cihazlarla yapılan analizlerle devam ediyor. Dolayısıyla bu maddelerin bir kısmı sağlığın korunması açısından da son derece önemli maddelerdir. Burada önemli olan bu uluslararası düzenlemelerin izin verdiği miktarda doğru ürüne doğru dozda bunun ilave edilmesidir. Ve 500’ten fazla katkı maddesi bulunmasına rağmen bu uluslararası organizasyonların gıda katkı maddeleri ortak uzmanlar komisyonunun biz bunun neredeyse ancak yarısını kullanıyoruz. Yani Türkiye’de gıda katkı maddeleri kullanımına baktığınızda izin verilenin çok daha gerisinde.

 

Şunu da ifade edeyim: Biz bu yine yaklaşık bir yıl içerisinde yaptığımız düzenlemelerde birçok geleneksel ürünümüzde gıda katkı maddelerinin kullanılmasıyla sonlandırdık. Mesela sucukta nitrat veya köftede, dönerde ve buna benzer ürünlerde Çin tuzu olarak bilinen monosodyum glutamat veya renklendirici madde ilavesi. Mesela ekmekte, standart ekmekte 17 farklı katkı maddesinin kullanılmasına düzenlemeler izin veriyor idi. Biz bu katkı maddelerinin tamamını kaldırdık. Yani bugün hiçbir katkı maddesinin ekmeğe kullanımına standart, yani açık olarak satılan ekmekte kullanılmasına izin vermiyoruz. Yalnızca unda C vitamini olarak ifade ettiğimiz bir katkı maddesi var, onun kullanımına izin veriyoruz.

 

Yine geçmişte bazı ürünler, örneğin çiğköfte, çiğköftenin hazırlanmasında birçok katkı maddesinin kullanılmasına izin var idi, biz bütün bunları kaldırdık. Yalnızca sitrik asit kullanılmasına izin veriyoruz. Sitrik asit dediğimiz limon asididir. Yani bu asetik asit, sitrik asit, laktik asit vesaire bunlar organik asittir. Yani bunlar asitliği düzenleyici, o ürünü koruyucu asitlerdir. Zaten çok düşük miktarlarda ilave edilir. Bunun dışında biz yine birçok ürünlerde, geleneksel ürünlerimizde, yani dünyadaki uygulamaların da tersi, gıda katkı maddelerinin kullanımını zorlaştırdık. Ama bunu yaparken yine o ürünün özelliğini dikkate aldık. Mesela dönerde sizin herhangi bir nitrik tuzu ya da Çin tuzu gibi madde kullanmanıza ihtiyaç yok. Yani döner zaten etten oluşuyor veya köfte etten oluşuyor. Bunun içerisine bir renklendirici koymanız, aroma arttırıcı koymanız veya stabilize edici bir madde koymanızın anlamı yok, işin doğası gereği bu tür maddelere ihtiyaç yok. Dolayısıyla biz bu anlamda da birçok katkı maddesinin kullanılmasına son verdik. Yani bunlar da yine yaygın olarak tüketim yapılan ürünlerdeki konular.

 

Tavukta antibiyotik kullanımı sadece tedavi amaçlıdır

 

Tabii bunun dışında da birçok alanda çalışmalarımız oldu. Zaman zaman işte bu piliç etiyle ilgili konular gündeme gelir. Tavuk eti hormonludur, tavuk eti antibiyotiklidir vesaire gibi. Yani şunu size çok net, açık olarak ifade edeyim. Kanatlı sektörün, yani ister bu piliç eti yetiştiriciliğinde ya da tavuk eti olarak ifade ettiğimiz etin üretilmesinde, yetiştirilmesinde ne yumurtacı tavuklarda, ne de bunların işte yavruları olan civcivlerde hiçbir şekilde hormon kullanılmaz. Ne bizde, ne dünyada böyle bir üretim modeli yok. Ne ekonomik, ne pratik bir değeri yok. Yani hormon dediğimiz esasında çok kıymetli ve pahalı preparatlardır. Hormonları ancak özel koşullarda kullanırsınız, belli hastalıkların tedavisinde de kullanırsınız ve bunlar çok pahalıdır. Yine bunu çok açık olarak ifade etmek istiyorum, vatandaşlarımız piliç eti tüketiminde, tavuk eti tüketiminde hormon kullanıldığı gerekçesiyle uzaklaşıyorlar; böyle bir şey yok. Piliç eti çok önemli bir protein kaynağı. Türkiye’de yüksek teknolojinin uygulandığı bir üretim alanı ve bugün itibariyle geldiğimiz nokta çok önemli bir noktadır. Modern teknolojiyle, hijyenik koşullarla, birçok biyogüvenlik faktörleriyle üretilen bir alandır. Yine dediğim gibi burada herhangi bir genetik manipülasyon da söz konusu değildir. Burada ırklar özel ırklardır, hibritlenmeyle, yani çaprazlamayla, seleksiyonla, ıslahla geliştirilmiş etçi ırklardır. Bugün dünyada modern ülkelerde bu üretim nasıl yapılıyor ise bizde de aynı şekilde bu üretim yapılıyor. Burada antibiyotik kullanımına ilişkin olarak biz sizden çok daha rijitiz, bunu çok net olarak size ifade edeyim, antibiyotik kullanımı noktasında. Çünkü biz biliyoruz ki antibiyotik kullanımı dünyada çok önemli bir problemdir. Antibiyotikler insanlığa çok büyük hizmet vermişlerdir, insan sağlığına, hayvan sağlığına çok büyük hizmetler vermiştir. Antibiyotik keşfinden önce çok sayıda insan yaşamını kaybetmiştir. Dolayısıyla biz bugün insanlık olarak antibiyotiklere çok şey borçluyuz. Antibiyotiği bu anlamda da bir öcü görmemiz esasında son derece yanlış. Ancak bizim düzenlememizde de, bizim esas aldığımız Avrupa Birliği düzenlemelerinde de antibiyotiklerin gelişmeyi stimüle edici olarak kullanılması, yani gelişmeyi arttırıcı olarak kullanılmasına kesinlikle izin verilmez. Düzenlemeler bu doğrultudadır, uygulamada da bu doğrultudadır. Biz bununla ilgili emin olun özel kontrol programları hazırladık. Yani geçmişte de baktık ta yemliklerden, suluklardan örnekler alıp bunların içesinde antibiyotik var mı yok mu, varsa biz bunların gereğini yapıyoruz. Biz bunları yine kendi web sayfamızda da açıklıyoruz. Yani dolayısıyla veteriner ilaçların kullanılması, antibiyotiklerin kullanılması da kendi içerisinde bir disiplinde yapılır. Antibiyotikler bizim düzenlememizle kanatlı sektöründe de yalnızca tedavi edici amaçla kullanılır. Bunun için veteriner hekim reçetesi gerekir, bunun için hastalığın teşhis edilmiş olması gerekir. Bunun için de tedavi süresince alınacak önemler, onlar mutlaka bekleme süreleri de dahil olmak üzere gerekir. Yani içinde antibiyotik bulunan bir yumurtanın veya bir etin piyasaya arzı yasaktır. Biz bununla ilgili olarak genişletilmiş kontrol çalışmalarımızı da yürütüyoruz. Bu bilgiyi de sizlerle paylaşmak istiyorum.

 

Ve nihayetinde Türkiye bütün bu alanlarda mutlak ihracatçı bir ülke, biz ciddi düzeyde kanatlı et ihraç ediyoruz, biz ciddi düzeyde yumurta ihraç ediyoruz. Yani hayvansal ürün ihracatımıza baktığınızda yaklaşık 2 milyar dolarlık bir ihracatımız var dünyanın çok farklı ülkelerine. Dolayısıyla bu sağlık şartlarını sağlamadan, bu hijyenik şartları sağlamadan bu ülkelere ihracat yapmanız mümkün değil. Biz yine çok uzun aradan sonra Avrupa Birliği ülkelerine süt ürünleri ihtiyacının önünü açtık. Bu yine uzun süreli yapılan müzakereler neticesinde ulaştığımız bir noktadır. Türkiye için son derece önemli bir noktadır. Çünkü birçok ülke, Türkiye’ye ciddi süt üreten bir ülke, birçok ülke sizin Avrupa Birliği ülkelerine ihracat yapıp-yapmadığınıza bakar. Eğer Avrupa Birliği ülkelerine ihracat yapabiliyor iseniz, birçok ülke onu referans alır, kendileri de sizden ithalat yaparlar. Yani Avrupa Birliği’nin genel anlamda kriterleri yüksektir, standartları-normları yüksektir. Bunun sağlanması, buna adaptasyon birçok ülkeyle ticaretinizin önünü de açar.

 

 Üretim arttı ilaç kullanımı azaldı

 

Biz tabii onun dışında da, yani Avrupa Birliği ülkelerine ve ciddi düzeyde sebze-meyve başta olmak üzere bitkisel ürünler ihraç ediyoruz. Rusya’ya, Ortadoğu’ya, dünyanın birçok ülkelerine ciddi anlamda ihracatımız var. Biz bu ihracatları yaparken bitkisel üründe yine en önemli problem, dünyanın problemi pestisit kullanımıdır, ilaç kalıntısıdır. Yani bitkisel hastalıkların veya zararlılarla mücadelede kullandığımız ilaçlar. Biz bunları da çok ciddi, disiplinli bir şekilde kontrol ediyoruz. Bakın Türkiye üretimini, yani bitkisel üretimini ciddi düzeyde arttırırken, aynı zamanda ilaç kullanımını da ters orantılı olarak azaltmıştır. Yani bir yerde yüzde 30’a yakın bir üretim artışı sağlıyorsunuz, ama neredeyse yüzde 27 düzeyinde kullandığınız ilaç azaltıyorsunuz. Çok sayıda ilacın, Avrupa Birliği’nde kullanılmayan ilaç Türkiye’de de yasaklandı, yani ilaçla ilgili böyle bir katı yaklaşımımız var. Onun ötesinde biz daha çok doğayı koruyan, çevreyi koruyan yaklaşımları benimsedik. Bunlardan ilki bu ürünlerin son safhada, son aşamada kontrolü değil tarladaki kontrolünü esas aldık ve hasat öncesi kontrol programı geliştirdik. 2012 yılında buna başladık bu çalışmaya, çok iyi noktalara geldik ve bunu arttırarak devam ediyoruz. Ve bugün geldiğimiz nokta hasat öncesi kontrol yaptığımızda yüzde 2.2 düzeyine düşürdük maksimum kalıntı limitlerini aşan oranı. Tabii bunların da piyasaya sürülmesine izin vermiyoruz. Bu oran Avrupa Birliği’nde yüzde 3.5’tir, Amerika Birleşik Devletleri’nde yüzde 3.4’tür. Yani bunu önemli bir başarı olarak sizlerle paylaşmak istiyoruz. Yani bizim hep çiftlikten sofraya ya da tarladan sofraya konseptini, yaklaşımını esas almamızın altındaki temel gerekçe budur. Yani problemi doğduğu yerde çözmektir, problemin doğmasına izin vermemektir. Dolayısıyla burada çapraz kontrolle hangi ürün hangi dönemde hangi ilaçlarla işlem görüyor, bunları ciddi düzeyde takip ediyoruz. İzin verilmeyen veya tavsiye dışı ilaç kullanımını önleme yolunda ciddi faaliyetlerimiz var ve hasat öncesi bu denetimleri yaparak bunların piyasaya arzını engelliyoruz; bu önemli.

 

Bir taraftan da daha organik yöntemlerle gerek örtü altında, gerek açıkta yetiştirilen ürünlerin organik yöntemlerle muhafazasını, yani entegre ve kontrollü ürünü konvansiye yöntemlerle birleştiriyoruz, dolayısıyla daha az ilaç kullanarak daha sağlıklı ürünler alma noktasına gidiyoruz. Tabii bu son gelişmelerden sonra da mutlak ihracatçı olan Türkiye özellikle sebze-meyvede başta Rusya olmak üzere bu ülkelere ihracatımızı da arttırıyoruz. Şimdi bütün bu yaptığımız çalışmalar neticesinde 2012, 2013, 2014 yıllarda Rusya’dan hiçbir pestisit bildirimi almadık. Zaman zaman bildirimler vardır, bunların piyasada da, kamuoyunda da, basında da yansır, bunlar pestisit kalıntısı değildir, yani ilaç kalıntısı değildir. Tam tersine belli bitkilerde bulunan böceklerdir. Yani ilacı az kullanırsanız böceklerde doğal olarak daha çok olur. Ama biz ona ilişkin de, yani karantina etmeni olarak ifade ettiğimiz bu zararlara ilişkin de yine genişletilmiş entegre kontrol yöntemlerimizi uygulamaya aktarıyoruz.

 

AB, domateste Türkiye’ye güveniyor

 

Yine bu çalışmalar neticesinde Avrupa Birliği Türkiye’den gönderilen domateslerdeki analiz zorunluluğunu kaldırdı, sıfırladı. Domateslerimiz hiçbir analiz yapılmadan girişte Avrupa Birliği ülkelerine gidiyor. Ve yine bu çalışmalar neticesinde Rusya’daki yetkilerle yaptığımız müzakereler noktasında biz birçok alanda denetim sıklığını, yani buralarda yapılacak analiz sıklığını çok düşük düzeylere indirdik. Kiminde yüzde 5, kiminde yüzde 20, kiminde yüzde 40. Nereden? Yüzde 100’lerden. Ama bunu yaparken büyük bir şeffaflık içerisinde elimizdeki tüm verileri, tüm belgeleri açık açık paylaştık. Binlerce, on binlerce, yüz binlerce analiz sonucunu kendileriyle paylaştık. Avrupa’yla da bunu yapıyoruz, yani burada bir şeffaflık ilkesi var. Yani bu uluslararası düzeydeki şeffaflığı iç piyasada da gösteriyoruz.

 

445 ürünü teşhir ettik

 

Biliyorsunuz yine bizim uyguladığımız bir program var, 2012 yılından itibaren bu başladı, geçtiğimiz yıl, bu yıl da devam etti. Biz zaman zaman taklit veya tağşiş yapılmış ya da sağlığı önemli düzeyde etkileyebilecek ürünleri ki bu yani toplam denetimler içerisine baktığınızda gerçekten oransal olarak çok düşük oranlardır, ama biz bunu kamuoyuyla paylaşıyoruz. Şimdiye kadar 233 firmaya ait 445 ürünü kamuoyuyla paylaştık. Bunların 87’si sağlıkla ilişkilendirdiğimiz olaylar, yani bu ürünlerin önemli bir bölümü içerisinde ilaç etken maddesi içeren ürünler. Bunlar sildenafil ya da sildenafil türevleri, yani performans arttırıcı grupta yer alan ilaç etken maddesi. Bir diğeri de, sibutramin, sibutramin obeziteyle tedavide kullanılan bir ilaç etken maddesidir. En çok bulduğumuz bu iki ilaç etken maddesi, tabii bu sağlığı direkt olarak etkileyen maddelerdir. Bunlar sağlıkla ilişkilendirdiğimiz için bunları kamuoyuyla paylaştık. Bunun dışındakiler bazı et ürünlerinde, süt ürünlerinde veya diğer ürünlerin de taklit yapılmış ürünleridir, bunları da kamuoyuyla paylaştık.

 

Kırmızı etle beyaz etin karıştırılmasının önüne geçtik

 

Biz biliyorsunuz çok önemli bir düzenleme yaptık geçtiğimiz yıl. Et ve et ürünlerinde 2012’de başladık buna, 2013’te düzenlemeye çıktık, geçiş süreci de verdik, bundan sonra da o kontrole başladık. Kanatlı etiyle, yani tavuk etiyle kırmızı etin karıştırılarak ürün yapılmasını sonlandırdık. Neden sonlandırdık? Çünkü bu alan çok suiistimal edildi, suiistimale de açıktı, dolayısıyla biz bunu sonlandırdık. Bu çok önemli bir çalışmaydı. Biz bunu sonlandırırken en az bunun kadar önemli olan bu MDM olarak ifade edilen, yani bu kanatlı hayvanlardan elde edilen et kalitesi son derece düşük olan etlerin de yine sucuk, sosis, salam gibi et ürünlerine katılmasını da yasakladık.  Yani orada esasında iki önemli çalışma yaptık. Bunlardan bir tanesi, kırmızı etle kanatlı etin karıştırılarak piyasaya arz edilmesini önledik şarküteri ürünlerinde. Bir diğeri; yine bu ürünlere MDM olarak ifade ettiğimiz mekaniksel ayrılmış et, yani çok düşük kaliteli sıyrılmış et ilavesini de önlemiş olduk. Dolayısıyla, bizim bu yaptığımız ifşalarda yine görürsünüz, buna da hiçbir şekilde izin vermiyoruz. Yani bunların da denetimini yapıyoruz. Bu yönde bir tespitimiz olursa bunu da sizlerle paylaşıyoruz.

 

Bu tespitleri de yapmadan önce bunların her biri sofistike analitik yöntemlerle analiz edildikten sonra, şahit ya da itiraz hakları da kullanıldıktan sonra, bütün hukuki süreç tamamlandıktan sonra kamuoyuyla paylaştığımız, kamuoyuna sunduğumuz bilgiler. Kamuoyunun, vatandaşlarımızın bunu bilmeye hakları olduğunu düşünüyoruz ve bunu yapıyoruz, bunu yapmaya da devam edeceğiz.

 

Tüketici alo 174 gıda hattını sevdi

 

Tabii bir taraftan da biz şu anlamda çok olumlu geri dönüşler alıyoruz. Bizim biliyorsunuz bir ALO 174 Gıda Hattımız var. Bu 14 Şubat 2009 tarihinde yürürlüğe girdi ve çok önemli bir şekilde iyi bir ivmeyle de çağrılar alıyoruz. Bugün itibariyle yaklaşık 1 milyon 288 bin çağrı aldık, yani 1.3 milyona yakın çağrı aldık. Vatandaşlar bunu bilgi almak için, ihbar için, şikayet için vesaire değişik nedenlerle gıdaya yönelik olarak yapıyorlar ve biz bu her bir çağrıyı değerlendiriyoruz. Bunlar içerisinde ihbar veya şikayet ya da o kapsamda olanları, bunlardan bir bölümü laboratuvar analizleri veya tetkikler veya yerinde denetimler yapmamızı gerektiriyor, o denetimleri yapıyoruz, o analiz sonuçlarını da paylaşıyoruz. Yani bu kategoriye giren de yaklaşık 240-250 bin civarında sonuçlandırılmış olay var. Yani her bir vatandaşın Alo 174 ya da Alo Gıda hattına yapmış olduğu çağrıyı değerlendiriyoruz, inceliyoruz, bilgilendiriyoruz, gereğini yapıyoruz. Orada da eğer bir ceza verilecekse veya savcılığa suç duyurusunda bulunulacaksa onu da yapıyoruz. Onun için, vatandaşlarımıza bu anlamda da müteşekkiriz bu hatta göstermiş oldukları ilgiden dolayı. Bu, münhasıran bilgi almak anlamında değil, aynı zamanda bir şikayeti, bir ihbarı yapmaları noktasında da bütün bu çalışmaları gerçekleştiriyoruz.

 

Genel Müdür İrfan Erol’un basın mensuplarının sorularına verdiği cevaplar:

 

SORU- Bu tavuk konusunu açıkladınız, tüketici olarak ikna olmuş değilim. Köy tavuğu ile diğer tavuklar arasında pişirilme süreleri ve tat olarak fark var. Bir de zaman zaman gazeteci olarak tavuk üretim tesislerine gittiğimizde gübre kokusu beklerken direkt hastane gibi, eczane gibi koyuyor. İfşalarınızda çok fazla tavuk, “antibiyotikli tavuk içeriyor” diye firma adını çok ifşa ettiğinizi de hatırlamıyorum aydınlatır mısınız?

 

Tabi aydınlatayım. Şimdi dediğim gibi şu algı var: Yani bunların farklı yöntemlerle geliştirilmiş ırklar olduğu değil, bunlar bir defa ıslah yöntemleriyle yapılıyor. İkincisi; buradaki kullanılan her türlü yem, yem katkı maddesi kontrol altında.

Üçüncüsü; buradaki yetiştirme ortamları, yani kümesler farklı yaş gruplarına göre, farklı aylara göre dizayn edilmiştir, oradaki havalandırma, sıcaklık, rutubet ve düzenli olarak temizlikleri yapılır. Her kümes yenilenmeden önce bütün bunlar çıkartılır, dinlendirilir, temizliği, dezenfeksiyonu yapılır ki oradaki herhangi bir sağlık riski bir sonraki ve gelen gruba sirayet etmesin, geçmesin diye.

Şimdi bunlar yaklaşık 6 hafta içerisinde, yani 40-42 günde kesim ağırlığına gelir, kesim ağırlığı 2-2,5 kilo bir ağırlıktır. Şimdi burada siz o hayvanın birinci günden itibaren günlük ihtiyaç duyduğu vitamin, mineral, protein, enerji bütün bunları hesap ve kesim sonuna kadar bunu düzenli olarak verirsiniz. Yani beslenme rasyonel bir anlayışla optimize edilmiştir, kalori kaybı minimize edilmiştir, yani verdiğiniz her yemden maksimal düzeyde yararlanma vardır.

 

İkincisi; bu hayvanlar tabi takdir edersiniz 6 hafta içerisinde kesim ağırlığına ulaşıyorlar ve tazedir et. Şimdi şöyle düşünün: Bir kuzu etiyle çok yaşlı bir koç eti yumuşaklık olarak bir midir? Değildir. Bir dana etiyle yaşlı bir sığır eti bir midir? Değildir. Yani hayvanlar yaşlandıkça kasları daha sertleşir. Yani sertleşme yaşla ve hareket yoğunluğuyla ilgilidir. Yani yaban hayatında avladığınız bir hayvandan kendi kültürel koşullarda yetiştirdiğiniz bir hayvan etinin aynı yumuşaklıkta olmasını bekleyemezsiniz, yani bu dediğim gibi oradaki şartlara, yaşa bağlıdır. Tabi ki genç bir hayvanın eti daha çabuk pişer.

 

Geçmişte işte köylerde, kasabalarda, yani kendi arka bahçesinde işte tavuk, horoz yetiştiren insanlar elbette ki orada tavuk ya da horozu kestiğinde, bunlar 6 haftalık, 3 aylık değil daha büyük olanları, elbette ki kolay pişmez ya da çok yaşlı bir hayvanın etini koyarsanız o da kolay pişmez, uzun süre pişirmeniz gerekir. Şimdi bir dana bonfile alın, getirin tavaya koyun, kaç dakikada pişirirsiniz?

 

Kısa sürede pişirirsiniz, yani bir tavuk etinden çok daha uzun süre almaz onu pişirmeniz, yani tutup 1-1,5 saat böyle bir şey yapmazsınız, çok daha kısa sürede pişer. Ama çok yaşlı bir hayvanı getirin, onu koyun tencereye, tavaya, saatlerce pişmez. Doğrudur, yani bu o hayvanın birtakım yönlerinin manipüle edilerek önünüze konulmasıyla alakalı değil, o hayvanın ıslah edilmiş, ırk özelliği öyle, yani et özelliği ön plana çıkartılmıştır. Bazı hayvanlar vardır et özelliği ön plana çıkartılmıştır, bazı hayvanların yumurta özelliği ön plana çıkartılmıştır, bazı hayvanların süt özelliği ön plana çıkartılmıştır. Şimdi süt hayvanlarına bakın, Holstein olarak ifade ettiğimiz, bunlar süt verme yönü ön plana çıkartılmış, o yönde geliştirilmiş hayvanlardır, ama et kaliteleri o kadar değildir. Ama bir et ırkına bakın, işte Angusa bakın, Limuzine bakın, Charolaise bakın, bunlarda et özelliği ön plandadır, etleri daha usarelidir, daha yumuşaktır, daha çabuk pişer, daha lezzetlidir vesaire.

 

Bir yumurtacı tavuğu düşünün, o da tavuk, o da bu ıslah yöntemleriyle geliştirilmiş bir tavuk, ama onun et kalitesiyle etçi bir tavuğun kalitesi hiçbir zaman bir değildir. Bunlar dediğim gibi o yönde ıslah edilmiş, melezlemeleri yapılmış, selekte edilmiş, geliştirilmiş hayvanlardır, ona göre beslenirler, ona göre geliştirler. Yani kuzu etini kaç dakikada pişirirsiniz? Saatlerce pişirmezsiniz, dana eti saatlerce pişirmezsiniz. Yani uygun koşullarda kesilmiş, olgunlaştırılmış bir eti koyarsanız tavaya çok kısa sürede pişirirsiniz.

 

Rusya’ya yapılacak gıda ihracatında kalıcı pazar olmak istiyoruz

 

SORU-  Rusya’ya yapılacak gıda ihracatı konusundaki son durum nedir?

 

Şimdi biz esasında Rusya’yla çok önemli ticari ilişkilere, gıda ticaretine sahip bir ülkeyiz, Rusya’ya 1 milyon tonun üzerinden bitkisel ürün ihraç ediyoruz, 1 milyon tonun üzerinde düzenli olarak her yıl yaş sebze-meyve ihraç ediyoruz ve Rusya’ya biz aynı zamanda önemli miktarda su ürünleri ihraç ediyoruz. Bu en son durumla ilişkili olarak, yani Rusya’yla Batı Avrupa’nın, Amerika’nın ve diğer ülkelerin ilişkilerinin gerilmesine müteakip Rusya Federasyonu’nun bir ifadesi var, biz bu ülkelerden gıda alımını sonlandıracağız, onun yerine diğer ülkelerden, burada diğer ülkeler içerisinde en büyük potansiyele sahip ülke Türkiye’dir. Biz bununla ilgili olarak baştan itibaren çok sistematik bir şekilde muhataplarımızla çalıştık, biz oraya arkadaşlarımızı gönderdik, üst düzeyde biz burada görüştük, ben de bu görüşmeleri büyük ölçüde yürüttüm, çok iyi bir noktaya geldik. Biz ilk kez olmak üzere süt ve süt ürünleri, yumurta ve yumurta ürünleri, kanatlı ürünleri, onun dışında bazı diğer hayvansal ürünler var, kırmızı et ürünleri dahil olmak üzere birçok alanda karşılıklı sağlık sertifikalarımızı onayladık. Onaylamakla kalmadık, bu ihracatı yapma potansiyeline, özelliğine sahip işletmeleri hem kendi iç düzenlememizin bize verdiği yetkiye dayanarak, hem de Rusya Federasyonu’nun taleplerini dikkate alarak orada yerinde denetimleri gerçekleştirdik ve ben de bizatihi garanti mektubu yazarak o firmaları Rusya tarafına gönderdik. Rusya tarafı bunları web sayfasında ilan etmeye başladı, yani bu ticaret başladı, bir taraftan da yeni firmaları, yani o şartları sağlayan, o hijyenik ve teknik şartları karşılıklı anlaşma gereği sağlayan ülkeleri biz parça parça Rusya tarafına bildiriyoruz, onlar da bunu yapıyorlar.

 

Bizim buradaki esasında temel yaklaşımımız şu: Biz bunu bir konjonktürel gelişme olarak değil, Rusya’da hayvansal ürünlerin kalıcı olarak o pazarlarda yer etmesini istiyoruz. Onun için de burada tabiri caizse kılı kırk yarıyoruz, yani işletmelerin uygunluğu noktasında varsa ufak tefek eksiklikleri, onları dahi giderene kadar onları uyarıyoruz, onlara zaman veriyoruz. Dolayısıyla, Türkiye bu anlamda çok büyük potansiyele sahip süt ve süt ürünleri ihracatı noktasında, kanatlı ürünleri ihracatı noktasında, yumurta ve yumurta ürünleri ihracatı noktasında. Karşılıklı görüşmemizde bütün bunlar gündeme geldi ve biz bunları yapıyoruz.

 

SORU-  Firma sayısında değişiklik oldu mu?

 

135 firmamız ilan edildi, ama bu sayı değişiyor, yani biz sürekli gönderiyoruz, onlar da o değerlendirmeleri yaptıktan sonra kendi web sayfalarında bunları ilan ediyorlar. Yani o dinamik bir süreç. Yine bugün de devam ediyor, yani kırmızı et firmalarımızda, 3 tane kırmızı et firmamız şimdi bugün denetimi için, şimdi onlar denetleniyor, onların varsa eksiklikleri gidermeleri için süre vereceğiz. Bir taraftan da bildiriyoruz. Bizim bildirdiğimiz, ama henüz yayınlanmamış, Rusya Federasyonu web sayfasında yayınlanmamış olan firmalar da var. Ama çok kritik eşikleri aştık, onlar bizim karşılıklı olarak sağlık sertifikalarında mutabakata varmamız idi, bu en önemli, en zor aşamaydı, biz onu uzun süreli karşılıklı yaptığımız görüşmelerde aştık, onunla ilgili bütün elimizdeki verileri, bilgileri paylaştık. Ülkenin sağlık durumu, hayvan sağlığı durumu, işletmelerinin yapısı, arilik durumu, Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü’ne yaptırdığımız bildirimler de dahil olmak üzere muhataplarımızla bütün bunları karşılıklı müzakere ettik ve diğer ülkelere yaptığımız ihracatları gösterdik. İşte Avrupa Birliği de dahil olmak üzere en azından süt ve süt ürünlerinde, bütün bunları karşılıklı olarak müzakere ettik ve bu veteriner sağlık sertifikalarında mutabakatı sağladık, hemen akabinde de bu işletmelerin yerinde denetimlerini, gerek bizim, gerek Rusya tarafın talepleri doğrultusunda denetimleri yaparak gönderdik. Bizim amacımız, uzun vadeli o pazarda kalıcı olmak, yani konjonktürel değil. Biz Rusya tarafına da aynı şeyi söyledik, yani biz burada 1 yıl için, 2 yıl için ya da bu problemler çözüme, karşılıklı olarak Rusya’yla diğer ülkeler çözüme kavuşana kadar değil, kavuştuktan sonra da biz orada, çok önemli bir pazar, kalıcı olalım. Tabi orada kendi içlerindeki gümrük birliği içerisinde Belarus ve Kazakistan var, bizim bu çalışmalarımız aynı zamanda Belarus ve Kazakistan pazarlarını da içerecek şekilde realize ediliyor.

 

2015 yılında Rusya’ya ihracatımız önemli ölçüde artacak

 

 

SORU-  Sayın Genel Müdürüm, Rusya’yla olan yeni durum bize sağladığı rakamsal bir ölçümü mevcut mu an itibarıyla? Yani ihracatımızda, hayvansal ürün olsun ihracatımızda bir artış var mı?

Bir de şunu soracağım: Tuz konusunda ekmekte hedefimiz tuz miktarını daha da aşağı çekmek dediniz. Orada en azından sizin idealize ettiğiniz bir oran var mı? Peynirde ne kadar bir değişiklik olacak, başka ürün var mı üstünde çalıştığınız?

 

Şimdi Rusya’yla ilgili olanı söyleyeyim, Rusya’yla ilgili dediğim gibi bizim hali hazırdaki ciddi düzeyde olan sebze-meyve ihracatımızda ilave bir artış bekleniyordu, şimdi o ilave artış var, ama bunlara ilişkin biz hep yılsonu rakamlarını vereceğiz.  Hali hazırda orada arttı, yani gerek narenciye, gerek taze meyve-sebze ihracatımız arttı, aynı zamanda su ürünleri ihracatımız artıyor. Bunun dışında, bu söylediğim kanatlı et ve ürünleri, yumurta ve ürünleri, et ve ürünleri veya diğer işte ikincil hayvansal ürünlerin, biz bugüne kadar bu ürünlerin hiçbirini Rusya’ya ihraç etmedik ya da Rusya Federasyonu’nu ya da gümrük birliği ülkeleri olarak değerlendirdiğinizde. Dolayısıyla, bunu ihraç etmezden önce bununla ilgili karşılıklı sağlık sertifikalarınızın onaylanması gerekiyor idi, o çalışmaları gerçekleştirdik. Ve bir taraftan da işte en yakın olan zaten yumurtaydı, kanatlı etiydi, onunla ilgili birkaç pürüzümüz var idi, onları aştık sağlıkla ilgili, çünkü onunla ilgili bütün ülke verilerini kendileriyle paylaştık, oradan gelen ekipler bizatihi bizim işletmelerimize dolaştılar, gezdiler, buradaki sağlık şartlarını kendileri gördüler, o şekilde devam ediyor. Yani bu yıl içerisinde, yani önümüzdeki 2 ay içerisinde bu kalemlerde ihracat olacak belli bir miktar, ama asıl büyük ihracatı biz 2015 yılı itibariyle bekliyoruz.

 

Tuz tüketimimiz ortalamanın çok üstünde

 

Ekmekle ilgili olarak biz başlangıçta dediğim gibi yüzde 2 olan ekmekteki tuz oranını yüzde 1.5’e düşerdik, tabi bu yüzde 25’lik bir azalmadır kendi içerisinde. Biraz önce de ifade ettim, eğer tuz oranlarında ya da tuz içeriklerinde bir azaltmaya gittiğimizde insanlar bunu farklı kaynaklardan ikame etme yoluna gidiyorlar. Söz gelimi, bir yerde yemekhanelerden tuzlukları kaldırdığınızda insanlar yanlarında tuz getiriyorlar.

 

Tuzu da şöyle ifade edeyim oraya geçmeden önce: Yani tuz önemli bir madde, sodyum önemli bir madde, yalnız bizdeki tüketim verilerine baktığınız zaman, Dünya Sağlık Örgütü’nde de var, bizim dünyadaki tuz tüketiminin ortalama olması gereken tuz tüketiminin 2-2,5 katı olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, biz niye bu çalışmaları bu temel gıdalarda yapıyoruz. Tüketim alışkanlığımız maalesef tuza yönelik olarak yüksek, bunu azaltmamız lazım. İşte bunu birdenbire azaltma yoluna gittiğinizde bazen reaksiyon oluşuyor. Onun için ekmekte başlangıçta 2’yi yüzde 1.5’e düşürdük, bunu yapmadan önce de çok kapsamlı bir çalışma gerçekleştirdik. Bir taraftan bu çalışmaya tüketici nezdinde devam ediyoruz. Hedefimiz yine göreceli olarak yüzde 1.25 ve yüzde 1’e çekmek, yani bunu yaptığımızda yüzde 2’den yüzde 1.25, yüzde 1’i önemli bir başarı olarak değerlendireceğiz. Çünkü Türkiye’de şunu kabul edelim: Ekmek temel bir besin maddesidir. Dolayısıyla orada, yani yaklaşık 280-300 gram bir kişi ekmek tükettiğinde alacağı tuzu yüzde 25 ya da yüzde 50 oranında azaltmamız çok önemli bir başarı olacak, bunu düşünüyoruz.

Tabi tuzla ilgili sıkıntı şu: Niye tuzlu? Geçmişte insanlar bugünkü modern teknolojiyle saklama koşullarına sahip değil, buzdolabı yok, soğuk depolar yok, insanlar kışlık gıdalarını kilerde saklıyorlar. Turşuya bakın tuzludur, salçaya bakın tuzludur, peynire bakın tuzludur, zeytine bakın tuzludur, yani tuz içinde en azından belli süre bozulmadan muhafaza etmek amacıyla bunu yapıyorlar; bu bir.

 

İkincisi; insanlar geçmişte fiziksel olarak tarlalarında, bağlarında, bahçelerinde çalışıyorlar, terle tuz atımı yüksek. Bizim şimdi yaşam tarzımız değişti, insanların büyük bir bölümü kentlerde yaşıyor, az hareket ediyoruz, evler serin, klimalı, araçlar klimalı, bu kadar terliyor muyuz? Hayır. Yaşam tarzımız değişim olmasına rağmen tüketim tarzımızda değişikliği yapmayınca bu beraberinde ciddi bir tuz tüketimini ortaya çıkarıyor. Dolayısıyla, bu adaptasyonu, bu regülasyonu sağlamamız lazım. Yani sıkıntı bu, yaşam tarzımız değişti, tüketim alışkanlığımız değişti. Kaldı ki teknoloji de değişti, yani biz bugün birçok gıdayı uygun koşullarda daha uzun süre muhafaza edebiliyoruz, o zaman bu teknolojinin nimetlerinden sağlığın korunması ve geliştirilmesi anlamında yararlanmamız lazım.

 

Peynirde tuz oranı yüzde 12 ila 40 arasında azaltılacak

 

Yine peynirle ilgili önemli bir çalışmayı yapıyoruz. Tabi peynire de baktığınızda maalesef bizim peynirlerimizin önemli bir bölümü tuzludur. Burada da yapacağımız çalışmayla peynirin tipine göre bu çalışma devam ediyor, bizim Ulusal Gıda Kodeksi Komisyonumuz var, buna bağlı ihtisas alt komisyonlarımız var, ihtisas alt komisyonlarımız. Hem kamu, hem üniversite, hem sektör temsilcilerinden müteşekkil bir yapı, orada bütün bunlar farklı yönleriyle enine boyuna tartışılır, değerlendirilir, daha sonra üst kurula gelir, orada karar verilir; bu çalışma devam ediyor. Farklı peynir tiplerine göre biz peynirdeki tuz oranını yaklaşık yüzde 12’le yüzde 40 arasında azaltacağız. Yani işte ekmek, zeytin, peynir, salça, pul biber, pastırma vesaire düşündüğünüzde çok geniş bir ürün kategorisiyle tuz oranını ciddi düzeyde azaltma imkanına sahip olmuş olacağız ki bunun önemli olduğunu düşünüyoruz. Özellikle dediğim gibi orta ve uzun vadede hipertansif hastalıkların önüne geçilmesi, önlenmesi açısından. Çünkü dünyada artık sağlık koruyucu sağlığa dönüşüyor, koruyucu hekimlik ön planda. Dolayısıyla biz de bunun gereklerini beslenmeyle ilgili olarak yapıyoruz, yapmaya çalışıyoruz, ama bunu yaparken de işte birden drastic indirimlerle değil, alıştırarak yapıyoruz.

 

SORU-  Ekmeğin poşetlenmesi gündeme gelmişti, mümkün olmadı sıcak ekmek sevildiği gerekçesiyle. Ekmeklerin taşındığı kasaların görüntüsü hiç iç acıcı değil ve hiçbir zaman temizlenmediği biliniyor bunların. Bunlarla ilgili denetim var mı? Ekmek neden uygun koşullarda denetlenemiyor?

 

Bu arada enerji içecekleriyle ilgili de birtakım sıkıntılardan bahsediliyor, özellikle alkolle karıştığında ortaya çıkan tehlikelerden. Bu ürünlerle ilgili bir çalışma yapılması söz konusuydu, bu ne aşamada?

 

Bir başka sorum, karekod uygulamasıyla markete girdiğimizde işte bir salatalığın nerede üretildiğini akıllı telefonumuzdan görme şansımız olacaktı, o ne aşamada?

 

Bir de artık bir televizyon kurulma aşamasına gelen uydudan yayın yapan bal konusu var.

 

 

Şimdi ekmekten başlayayım ilk sorunuzdan, 4-5 soru var ama muhtemelen benzer soruları da soracaktınız. Dediğim gibi, ekmekte yaptığımız iki önemli uygulama var. Bunlardan bir tanesi sağlıkla ilişkilendirdiğimiz, yani içerikle ilgili uygulamalar. Birini ifade ettim tuz. Ama aynı zamanda biz bu ekmekte hem kepek oranını arttırdık, hem de ekmek satılan yerlerde tam buğday ekmeğini zorunlu hale getirdik. Hijyenik şartlara ilişkin olarak biraz önce de söyledim, yani ekmeğin üretilmesi, ekmeğin taşınması, ekmeğin satılması; bütün bu aşamalarda çalışan insanlara yaklaşık 67 bin kişiye bizimle Fırıncılar Federasyonu, TOBB, KESK ayrı ayrı onlarla da protokol yaparak eğitim verdik. Bu eğitimlerin de açıkçası geri dönüşümünü alıyoruz.

İki tip ekmek var, bunlardan bir tanesi standart ekmek, bir diğeri poşetli ekmek. Standart ekmek olarak ifade ettiğimiz ekmek, geçmişte poşete konulması söz konusu idi. Ama bu hiçbir zaman gerçekleşmedi. Yani bu uygulanabilir değil idi. Bunun birçok dezavantajını gördüğümüz ve uygulanabilir olmadığını da gördüğümüz için biz onu sonlandırdık.

 

Ama onu sonlandırırken de tabii bu hijyenik şartların iyileştirilmesi noktasında eğitim de dahil yapıyoruz. Tabii sadece bu eğitimle olacak şey değil. Biz düzenli olarak özellikle fırınlara ve ekmek satış yerlerinde kontrol yapıyoruz, ciddi düzeyde kontroller ve hemen hemen her yıl en çok açıkladığımız denetimlerden bir tanesi budur. Önemli rakamlarda ceza da veriyoruz. Ve siz nasıl bunu söylüyorsanız, fırıncı esnafı, bunu yapanlar da en çok cezayı alan gruplardan biri biziz diye onlar da bize şikayet ediyorlar. Yani orada önemli denetim var, ama biz tüm vatandaşlarımızdan da açıkçası şunu istiyoruz, şunu istirham ediyoruz, şunu bekliyoruz: Yani ekmek alırken işte hakikaten hepsine dokunmayın. Bakın yani biz oradaki taşıma araçlarının, taşıma kaplarının hangi özelliklere sahip olması da gerektiği dahil olmak üzere bütün bunları düzenlememize yedirdik. Ya diyeceksiniz ki düzenlemede, hayır bu kontrolleri yaparken de gerçekten en çok ceza verdiğimiz alanlardan bir tanesi o. Yani o kasalar hiçbir şekilde yerle temas etmeyecek, o kasalar temiz olacak, onu taşıyan insanlar eldivenle bunu taşıyacaklar, yere koymayacaklar, bunlar dizilecek. Gözünüzle seçin elinizle değil gibi birçok afişe ifadeler de koyduk. Ama dediğim gibi orada biraz daha vatandaş duyarlılığımızın geliştirilmesine, ona ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Ama en çok denetim yaptığımız alanlardan bir tanesi o.

 

 En önemli farkındalık çalışmasını enerji içeceklerinde yaptık

 

Enerji içecekleriyle ilgili bizim ülkemizde çok önemli bir düzenleme var. Bu düzenleme esasında enerji içeceğinin içerisinde üç tane kritik madde var; bunlardan bir tanesi kafein, bir tanesi unostol, bir diğer madde daha var glukuronolakton. Şimdi bu üçü etkileşim içerisinde ve enerji içeceklerinin üzerinde biz etiketinde geçmişten beri önemli ibareler koyduk. Yani etiket düzenlemesinde 2005 yılından itibaren en önemli farkındalık oluşturmayı belki enerji içeceklerinde yaptık. Hem bizim piyasamıza arz edilen ürünlerdeki bu içeriklerin miktarları yönüyle, hem bunların alkolle içilmeyeceği noktasında, alkolle birlikte içilmemesi gerektiğini, hem hamilelerin içmemesi gerektiğini vesaire yani belli duyarlı gruplara ilişkin olarak buna yönelik düzenlememiz oldu. Bu Türkiye açısından aslında çok önemlidir. Ama biz hep vatandaşlarımıza da söylüyoruz: Yani enerji içeceğini asla alkolle birlikte tüketmeyin. Enerji içeceklerini hamileler tüketmesin veya risk grubunda olanlar tüketmesin, bunları hep ifade ediyoruz.

 

İnternet üzerinden gıda takviyesi satan firmalara sıkı takip

 

Genel anlamda bu biraz önce söylediğiniz, sorduğunuz soruya ilişkin olarak takviye gıdalara ilişkin gene o şekilde ifade edeyim; biz takviye gıdalara ilişkin olarak da önemli bir düzenleme yaptık. Yani o alan esasında çok disiplinize edilmiş bir alan değildi ve biz o alanı kendi içerisinde ağırlaştırılmış bir sisteme, kayıt sistemine, yani onay sistemine dönüştürdük. Orada o onayı gerçekleştirecek ekip 15 kişilik bir ekip; Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığından 6 kişi, Sağlık Bakanlığı’ndan 3 kişi, hem Gıda Tarım Hayvancılık Bakanlığı, hem de Sağlık Bakanlığı’nın önerdiği 6 bilim insanı, yani üniversitelerden, toplam 15 kişi. 13 vitamin ve 17 mineralin oluşturduğu çok ciddi sayıda yani bunların çok farklı türevleri var, bunların hepsini ayrı ayrı değerlendiriyor ve bu düzenlemede bunların hiçbir şekilde ilaç olmadığı, tedavi amacıyla kullanılamayacağı, belli yaş grubunda kullanılamayacağı ibareleri de dahil olmak üzere yeni bir düzenleme getirdik. Bu ağır bir düzenleme, bu zor bir düzenleme. Yani bunu normal bir kayıt sisteminde çok daha ağırlaştırılmış bir onay sistemine ve onay sistemini de yaparken bunun hangi usul ve esaslar içerisinde ve bilimsel bir yaklaşımı esas alarak yapılacağı. Ve biz o alanı da kategorize ettik, yani maksimal kullanabileceğiniz dozları belirledik farklı yaş grubunda dediğim gibi bu vitamin ve minerallere ilişkin olarak. O alan öyle. Yani orada da tabii biz bu zorlukları, zorluk demeyeyim de, yani bunun disiplinize edilmesini getirdiğimizde fark alanlardan da farklı tepkiler oluyor. Ama bunun çok önemli bir çalışma olduğunu düşünüyoruz bu yeni uygulamanın.

 

Ama burada şunu da söyleyeyim geçmeden, biraz önce de söyledim: Bizim yaptığımız ifşaların 87’si esasında hiçbir şekilde ilaç bulunmaması gereken ürünler. Bunların içerisinde işte bu takviye gıdalar da var ya da gıda takviyeleri de var. Ama adı üstünde bunlar ilaç değil, buraya hiçbir şekilde ilaç ya da ilaç hammaddesi konulamaz. Biz onun için bunları sizlerle paylaşıyoruz, kamuoyuyla paylaşıyoruz. Ama bunlarla ilgili hukuki süreci devam ettiriyoruz, yani savcılığa suç duyurusunda bulunuyoruz. Dolayısıyla hiçbir şekilde ilaç değil. Bunların bir kısmı da raflarda düzenli olarak satılan ürünler de değil. Yani bunlar bir şekilde internet ortamında, web ortamında vesaire. Biz onlardan örnek alırken de emin olun kendimiz işte bir vatandaş gibi siparişi yapıp örnek alıp ama bütün o kuralları, irsaliyesini, sevkini vesairesini de yaparak yapıyoruz. Düşünün bir kahve içerisine koyuyor veya bir işte enerji içeceğinin içerisine koyuyor ya da o tür bir içeceğin içerisine koyuyor sibutramin ya da sildenafil. Yani bunları ne o anlamda kayıt almışlar, ne o anlamda onayları var, ne o anlamda bir sicilleri var, yok, bunların hiçbiri yok. Ama dediğim gibi tamamen regülasyonlar aykırı olarak bunu yapıyor. Tüketicilerin, insanlarımızın, halkımızın, vatandaşlarımızın da buna dikkat etmesi lazım, hiçbir şekilde bunları almamalı. Kahvenin içine, kahvenin içerisine sildenafil, biz bunların hepsini ifşa ettik. Ama bunların hiçbiri o şekilde değil, yani normal kaydına baktığınızda içerisinde bir ilaç etken maddesi olan bir kahve olabilir mi? Ama alıyoruz, yakalıyoruz, analiz edip sonra ifşa ediyoruz.

 

Ürün doğrulama ve takip sistemiyle ilişkili olarak biz biliyorsunuz başlangıçta 7 ürün grubunu bu sistemin içerisine dahil etmiş idik. Bunlardan alkollü içecekler Danıştay tarafından iptal edildiği için o listeden çıkarttık, diğer 6 ürün grubumuz var. Aslında bu tüketicinin sistemin içerisine dahil edilmesi, bizatihi kendisinin ürünleri kontrol edebilmesi imkanı sağlayan önemli bir sistem. Bununla ilgili olarak çalışmalarımız devam ediyor. Biz bununla ilgili olarak açıkçası sektörle de bir araya geliyoruz, kendi içimizde de biraraya gelip bütün o değerlendirmeleri yapıyoruz. Yani burada sektörün de hızla adaptasyonunu bekliyoruz. Yani sonuçta buraya seçtiğimiz ürün grupları kritik ürün grupları, aynı zamanda en çok ifşaları gerçekleştirdiğimiz ürün grupları. Bunun içerisinde nitekim bu takviye gıdaları da var, biraz sonraki sorunuz var, işte bal da var, çay da var, zeytinyağı da var, başka ürünler de var. Dolayısıyla bütün bunlar bizim için önemli.

 

Yanıltıcı reklamların yasaklanması yönünde önemli girişimlerimiz oldu

 

Bal, son derece bizim için önemli bir ürün. Türkiye, Çin’den sonra dünyada en çok bal üreten, aynı zamanda sahip olduğu flora ve faunadan dolayı çeşitliliği en zengin olan ülke. Bu yılki beklentilerimizde 94.6 bin ton civarında olacağı yani 94-95 bin ton bu çok önemli bir rakam. Tabi balla ilgili olarak biz bal içerisinde yapılan hileleri laboratuvar analizlerimiz neticesinde karbon analizleri C13-C4 analizlerini de esas alarak, ama onun dışında bazı enzimler, vesaireyi dikkate alarak önemli sayıda ifşaları yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Bunun dışında bunun ticari olarak farklı yollarla, işte web sayfalarında, internet ortamında daha da önemlisi televizyon kanallarından program satın alarak reklamının yapılması noktasında bizim çok önemli girişimlerimizde oldu. Birçok biz web sayfasının bu anlamdaki iptalini sağladık Telekomünikasyon İletişim Başkanlığıyla yaptığımız yazışmalarda. Şimdi en son hatırlarsanız 1 hafta önce piyasa gözetimi ve denetimine ilişkin dört bakanımızın katıldığı bir toplantı vardı, gündeme gelen konulardan bir tanesi de bu oldu. Yani bu tüketiciyi yanıltıcı reklamların yasaklanmasına ilişkin olarak orada da gündeme geldi. Ümit ediyoruz bu bizim tabi düzenlememizin, bizim etki alanımızın dışında ama orada da çok önemli bir konsensüs anlayış var tüketicinin bu tür yanıltıcı reklamlardan korunmasına yönelik olarak burada Reklam Kurulunun da tabi çok önemli fonksiyonu olacak. Ümit ediyorum çok kısa süre içerisinde orası da yasal olarak kontrol altına alınabilir olacak, bu daha iyi olacak. Ekmekle ilgili söyledim ama çok ciddi denetimimiz var, yani 2013 yılını söylüyorum 74 bin 165 denetim yapmışız. Bunlardan 2 bin 416’sına idari para cezası vermişiz ve savcılığa suç duyurusunda bulunmuşuz. 2014 verilerine baktığımız zaman yani ilk 10 ayda 62 bin 317 denetim yapmışız bakın bu sayılar sıradan sayılar değil. Bin 456’sına idari para cezası vermişiz, 7’sine savcılığa suç duyurusunda bulunmuşuz. Yani geçtiğimiz yıl ve bu yılın ilk 10 ayında yaptığımız denetim sayısı neredeyse 140 bin. Yani ne kadar bu işi önemsediğimizi herhalde takdir edersiniz.

 

İthal edilen tüm gıda ürünlerine GDO analizi yapıyoruz

 

Soru: Tuz ve şekerde yapılan çalışmanın bir benzeri nişastalı şekerleri de kapsayacak mı böyle bir çalışma olacak mı? Malum nişasta olan şekerlerde de ciddi tartışma konusu sağlık açısından. İkincisi de GDO konusu… Çocuk mamasında GDO var mı?

 

Nişasta bazlı şeker bu zaman zaman kamuoyunda da tartışılıyor yani burada bizim yaptığımız düzenlemelerin tamamı genel anlamda tuza ve şekere yönelik düzenlemeler yani bunların azaltılmasına yönelik, nişasta bazlı şekere yönelik değil. Nişasta bazlı şekere ilişkin olarak da bilimsel tavsiyeleri dikkate almak zorundayız bütün dünyada olduğu gibi bizde de bilimsel olarak eğer o şeker diğer şekerden metabolik anlamda bir fark oluşturmuyorsa onu kullanırsınız, oluşturuyorsa ona yönelik önlemler alırsınız.

İkinci konu, GDO’yla ilgili biliyorsunuz bizim 5977 sayılı münhasıran GDO’yu da içine alan bir biyogüvenlik yasamız var. Bu yasa bütün diğer ülkeleri dikkate aldığınızda en belki rijit yasa, yani en konservatif, en koruyucu yasa. Biz bu yasa gereğince kontrollerimizi yapıyoruz, kontrollerimizi yalnızca Biyogüvenlik Kurulunun izin verdiği soya ve mısır başta olmak üzere yem üzerinde değil, ama aynı zamanda gıda ürünlerine ilişkin olarak da yapıyoruz.

Bizim hem kamunun, hem özel sektörün laboratuvarları bunlardan 41 tanesi tarama analizi yapan laboratuvarlar. 7 tanesi de bunların tiplerini tayin edebilen, o analizleri yapan laboratuvarlar değil 4’ü kamuda, 3’de özel sektörde. Dolayısıyla, laboratuvar altyapımız olarak yani gerek kamu, gerek özel sektör iyi bir noktadayız. Ama tabi bu en son olayda da ilişkilendirdiğinizde biz bütün bunlara rağmen yurda giren ürünlerde yani ithalat kontrollerinde de belli oranda GDO yönünden ürünlerin analizini yapıyoruz ve buna göre de eğer pozitif çıkmış ise yurda girişine hiçbir şekilde izin vermiyoruz. Bununla da yetinmiyoruz yine tesadüfi örnekleme yönüyle potansiyel olarak önemli gördüğümüz kategoride yer alan ürün gruplarında da analiz yapıyoruz. Şimdi bu söylediğiniz olay esasında o ürünü şimdi onu fazla açmayacağım Türkiye’ye giriyor, yani GDO’suz diye giriyor. Kim yapıyor? Biz özel laboratuvar yapıyor. Biz onu iç piyasadaki denetimlerimiz sonucunda yani kamunun bir laboratuvarı ortaya çıkarıyor, yani algı çok farklı tam tersi. Bizde istiyoruz ki, bu olayı en sofistike, en yetkin laboratuvarlarımız yapsın. Burada hiçbir şekilde bizim herhangi bir şeyi saklamak, gizlemek, örtmek gibi bir derdimiz, bir kaygımız, bir niyetimiz yok. Bütün bunları açık açık söylüyorum, bunu da sorduğunuz için söylüyorum. Yani o ürün özel bir laboratuvarın analizinde temiz bulunmuş ama bunu suçlamak için söylemiyorum, GDO’da örnekleme böyle bir şeydir hakikaten bir yerde olabilir, bir yerde olmayabilir bulaşma yani neticede, ama o şekilde giriyor. Biz onunla da yetinmiyoruz kamu olarak onu iç piyasada takip ediyoruz orada tespit ediyoruz. Dolayısıyla, biz orada kamuoyunun kafasında en ufak bir şüpheye yer vermeyecek şekilde hem donanım olarak, hem personel olarak en yetkin olanlar bunu yapsın bizde rahat olalım, sizde rahat olun temel anlayışımız bu.

 

SORU- İrfan Bey, GDO konusunda bulaşma ve bir de ürünün bizatihi GDO’lu yetişmesiyle ilgili iki farklı kafa karışıklığı var, yani o içeriğe de mi bakılıyor?

 

Şimdi bizim Biyogüvenlik Kuruluna yapılan müracaatlarda bizdeki prosedür o ve onay almış 3 tane soya, 16 tane de mısır genimiz vardı iki tanesi Danıştay tarafından iptal edildi dolayısıyla, toplam 17 tane soya ve mısıra izin verilen genetik olarak değiştirilmiş ürünümüz var. Biz bütün bunların yurda girişinde bir defa bu analizi yapıyoruz. Yurda giren bütün potansiyel olarak GDO olabilecek bütün ürünlere bakıyoruz. Bizim Biyogüvenlik Kurulumuzun onay verdiği GDO’lu gıda yok, ama biz ona da bakıyoruz. Yani ithal ettiğimiz birçok üründe öncelikle GDO var mı, yok mu diye ona bakıyoruz yani tarama analizi yapıyoruz. Varsa hatta bir bölümünü gemilerden alıp yapıyoruz bunların hiçbir şekilde yurda girişine izin vermiyoruz. Bu arada ithalatını gerçekleştirdiğimiz ülkeden de belge istiyoruz, yani bunun GDO’lu olmadığına ilişkin belge istiyoruz, ama işte zaman zaman aynı gemide taşıma veya aynı depoda tutma sonucu bulaşmadan kaynaklanan GDO’da tespit edebiliyoruz. Ama bulaşma dahi olsa herhangi bir gıda ürününde bizim düzenlememiz izin vermediği için yani binde 1’de olsa, on binde 1’de olsa, yüzde binde 1’de olsa ona izin vermiyoruz. O en son yaptığımız düzenleme münhasıran bulaşmayla ilgili. Bizim düzenlememizde kanunda ona yer verilmemiş, ama bütün dünyada var. Bulaşma ürünün kendisinde bizatihi kendisinde yok, ama söz gelimi işte taşıma, depolama, muhafaza vesaire sırasında GDO’lu herhangi bir üründe bulaşmış. O bulaşmayı tarif ediyor bu düzenleme, ama hiçbir şekilde bulaşmanın olması o ürünün yurda sokulacağı anlamına gelmiyor aynen aynı işleme tabi. Bu yargıda yani bir haksızlığa uğranmasının önlenmesi amacıyla yapılmış bir düzenleme, ama her şey geçerli. Yani hiçbir şekilde eğer tespit ediyorsanız, yurda sokmuyorsanız yurt içinde de herhangi bir yerde tespit etmişseniz bulaşma dahi olsa onun gereğini yapıyorsunuz imha, ayrıca iade, savcılığa suç duyurusunda bulunma bütün bu prosedür birebir devam ediyor.

 

SORU- Bu konuda istatistik var mı efendim son 1 yılda yaptığınız ithalat gemi denetimleri sonucunda

 

Bütün hepsini yapıyoruz rakamlar şu anda elimizde yok, ama bütün bunların hepsini yapıyoruz herhangi bir olumsuzluk tespit ettiğimizde de zaten onları gemiyle geri gönderiyoruz, antrepodaysa geri gönderiyoruz, mahrecine iade ediyoruz. İçeride tespit etmişsek herhangi bir şekilde bulaşma dahi olsa aynı önlemi alıyoruz ve savcılığa suç duyurusunda bulunuyoruz, yani adli makamlara intikal ettikten sonra da biz oradan açıkçası daha sonra o gelişmeyi devam ediyoruz, yani çok rijit bir düzenlememiz var bizim yani vatandaşlarımız rahat olsun.

 


Yazan - 18 Kasım 2014. Kategori MANŞET. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık
0 0 Oy
Okuyucu puanı
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
Bütün yorumları gör
0
Düşünceleriniz bizim için önemlidir, lütfen yorum bırakınız.x
()
x