Türkiye’deki Hayvan Sağlığı Hizmetlerinin Yeniden Yapılandırılması Konusunda Öneriler


fft107_mf6709054

 

 

Türkiye’deki Hayvan Sağlığı Hizmetlerinin Yeniden Yapılandırılması Konusunda
Öneriler

 

 

PROF. DR. HAZIM GÖKÇEN

 

 

 

Türkiye coğrafi konumu nedeniyle salgın hayvan hastalıklarının girişine elverişli bir
ülkedir. Çünkü Türkiye, doğusunda ve güneyinde yer alan İran, Irak ve Suriye gibi
ülkelerle uzun bir kara sınırına sahiptir. Bu sınır hattı yıllar boyunca anılan bu komşu
ülkelerle Türkiye arasında insan ve hayvan kaçakçılığına geçit vermiştir. Geçmişte
Türkiye’den komşu ülkelere yapılan hayvan kaçakçılığı günümüzde tersine dönmüş
ve komşu ülkelerden Türkiye’ye doğru yapılmaya başlanmıştır. Hele son yıllarda terör
olayları ve Suriye’deki iç savaş nedeniyle kaçak hayvan girişleri büyük bir artış
göstermiştir. Bugün komşularımızla aramızdaki sınır güvenliği neredeyse yok denecek
kadar azdır.

 

 
Uzun yıllar boyunca doğu ve güney sınırlarımızda bulunan komşu ülkelerden
Türkiye’ye şap başta olmak üzere çok sayıda salgın hayvan hastalığı girmiştir. Ne var
ki, Cumhuriyetin kuruluşunu izleyen yarım asırlık dönemde Uluslar Arası Cenevre
Sözleşmesi uyarınca, o zamanki adıyla Tarım Bakanlığına bağlı olarak kurulan
Veteriner İşleri Müdürlüğü ile İl ve İlçe örgütleri büyük bir uyum içerisinde çalışarak
sınırlarımızdan giren şap, sığır vebası ve at vebası gibi salgın hastalıkları önlemeyi
başarabilmişlerdir. Veteriner İşleri Genel Müdürlüğünde çalışan Veteriner Hekimleri bu
hastalıkların önlenmesi konusunda şehitler vermek pahasına da olsa olağan üstü
çaba göstermişler, örneğin 1969 yılında çıkan sığır vebası iki yıl gibi kısa sürede
söndürülünce hastalığa on yıl süre biçen Dünya Tarım Örgütü uzmanları büyük
şaşkınlık yaşamışlardır.

 

 
Salgın hayvan hastalıkları ile mücadele başarılı bir şekilde sürüp giderken 1980 askeri
darbesinden sonra Türkiye’de esen liberalleşme ve özelleştirme rüzgarları sonucu
1985 yılında Tarım Bakanlığı Merkez ve Taşra Teşkilatında yapılan değişiklikler
kapsamında Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü kapatılarak yerine merkez taşra
bağıntısı olmayan saçma bir örgüt kurulmuştur. Böylece Veteriner Hekimleri hayvan
hastalıkları ile mücadele konusunda devre dışı bırakılmış, bürokratik işlemlerin artması
sonucu hizmetlerde önemli aksamalar ortaya çıkmıştır. Bunun sonucu olarak da
salgın hayvan hastalıklarının eradikasyonu çalışmaları etkinlikle yürütülememiş, teşhis,
karantina ve koruyucu hekimlik hizmetleri gereğince yapılamaz hale gelmiştir.
Türkiye’de en son Eylül ayında ortaya çıkan şap salgınının kısa sürede tüm Türkiye’ye
yayılmasının altında yatan neden de mevcut kamu hayvan sağlığı örgütündeki
yetersizliktir. Pekiyi, nasıl bir örgütlenme modeli ile hayvan sağlığının korunması ve
özellikle de salgın hastalıkların önlenmesi mümkün olabilir?

 

 
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki bugün mevcut olan Hayvan Sağlığı Örgütü
tümüyle değişmelidir. Yeni oluşturulacak Hayvan Sağlığı Örgütü geçmişte olduğu gibi
yine merkez ve İller bazında kurgulanmalıdır. Merkezde Gıda, Tarım ve Hayvancılık
Bakanlığı bünyesinde bir Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü, İl ve İlçelerde ise bu Genel
Müdürlüğe direkt olarak bağlı Veteriner İşleri Müdürlükleri kurulmalıdır. Bu İl ve İlçe
Veteriner İşleri Müdürlükleri kendi sorumluluk alanları içerisinde salgın hayvan
hastalıklarına karşı her türlü koruyucu hekimlik hizmetlerini yürütebilecekleri gibi gıda
güvenliğinin sağlanması konusunda da faaliyette bulunmalıdırlar. Bu bağlamda yeni
örgüt, ana teması zoonotik hastalıklarla mücadele olan Veteriner Halk Sağlığı ve Tek
Sağlık konularında hem uygulayıcı hem de yönlendirici olmalıdır. Ancak, Türkiye’nin
her yerinde aynı örgütlenme biçimine geçilmesi doğru olmaz. Çünkü, büyük bir yüz
ölçümüne sahip olan Ülkemizde coğrafyanın ve iklim koşullarının dayattığı kimi özel
bölgeler ve hayvancılık havzaları bulunmaktadır. Örneğin, salgın hayvan
hastalıklarının giriş noktaları olan Doğu ve Güney sınırlarımızdaki Hatay, Gaziantep,
Şanlıurfa, Mardin, Şırnak , Hakkari, Van ve Ağrı İlleri Hassas Bölge olarak ilan edilip
özellikle sınır güvenliği, hayvan hareketleri ve karantina hizmetleri bakımından ayrı bir
bölgesel yönetim altında toplanabilir. Bu Hassas Bölgede sınır güvenliğinin ve biyo
güvenliğin sağlanması, hayvan hareketlerinin izlenmesi amacıyla Jandarma
teşkilatına bağlı olarak bir kolluk gücü oluşturulabilir. Bu kolluk gücü en başta
sınırlardan hayvan girişlerini kontrol altına alabilir. Günümüzde güney komşularımızda
cereyan eden savaşlar nedeniyle sınır güvenliğinin sağlanmasının zor olacağı
düşünülebilir. Ancak, savaş durumunun ilelebet devam etmeyeceği ve oluşturulacak
modelin uzun vadeli olacağı da bir gerçektir. Kolluk gücü hassas bölgedeki
karayollarında ve özellikle de bu bölgeden diğer illere giden kara yollarının Hassas
Bölge’den çıkış noktalarında hayvan nakillerini kontrol ederek hastalıkların yayılmasını
önleyebilir. Ayrıca Hassas Bölgeden çıkış noktalarında karantina tesisleri oluşturularak
veteriner raporu olmayan ya da aşısız hayvanların bu yerlerde belirli sürelerde
alıkonması sağlanabilir. Özellikle köy muhtarlarının görev alacağı elektronik donanımlı
bir acil uyarı sistemine mutlak ihtiyaç vardır. Öte yandan, Hassas Bölgede ortaya
çıkacak salgın hayvan hastalıklarının erken uyarı sistemi ile ihbar edilmesini takip
eden en kısa süre içerisinde teşhisinin yapılabilmesi amacıyla seyyar teşhis
laboratuarları kurulmalıdır.

 

 
Hayvan sağlığı açısından özellik taşıyan ve farklı bir örgütlenmeye ihtiyaç gösteren
diğer bir bölge de Hayvancılık Havzasıdır. Hayvancılık Havzaları coğrafi yapının, bitki
örtüsünün, iklim koşullarının ve demografik özelliklerin oluşturduğu ve hayvancılığın
yoğunlukla yapıldığı bölgelerdir. Örneğin sığırcılık ele alındığında Erzurum, Kars, Ağrı,
Iğdır, Ardahan illerini kapsayan “ Kuzey Batı Anadolu Hayvancılık Havzası “, Ankara,
Aksaray, Konya, Afyon, Eskişehir illerini kapsayan “ Orta Anadolu Hayvancılık Havzası
“, Balıkesir ve Bursa illerini kapsayan “ Kuzey Batı Anadolu Hayvancılık Havzası “ ve
Isparta, Burdur, Denizli, Aydın illerini kapsayan “ Güney Batı Anadolu Hayvancılık
Havzası “ Türkiye’nin belli başlı hayvancılık havzaları arasında sayılabilir. Bu havzalar
anılan illerin tümünü kapsayabileceği gibi belli bölgelerde bir ilin yarısını da
kapsayabilir. Son sayımlara göre, Türkiye’de mevcut sığırların yaklaşık %40’ı saydığım
bu 4 Havza’daki 17 İlde toplanmıştır. Sığırların %60’ı ise geri kalan 64 ilde
bulunmaktadır. Türkiye’de bu 64 il arasında öyleleri vardır ki örneğin Erzurum’daki sığır
varlığının %1’ ine bile sahip değildir. Dolayısıyla tüm İllerin aynı örgütlenme modeli ile
yönetilmesi beklenemez. Dünya’da da bu tür hayvancılık bölgelerine
rastlanmaktadır. Örneğin Almanya’daki Bavyera ve A.B.D.deki Wisconsin eyaletleri
bu havzalar arasında sayılabilir. Arzu edenler Hayvancılık Havzaları konusunda daha
önce yazdığım bir makalemi (hazimgokcen.net) adlı web sitemden okuyabilirler.
Hayvancılık Havzalarının salgın hastalıklarla mücadele açısından tek tek illere
bakınca en önemli yararı koruyucu hekimlik ve karantina hizmetlerinin daha etkinlikle
yerine getirilebilecek olmasıdır. Çünkü modelimizde hayvan sağlığı hizmetleri örneğin
beş ilde ayrı ayrı değil de, o beş ilin oluşturduğu hayvancılık havzasında bir
koordinasyon merkezinden yönetilecektir. Ayrıca, her Havzanın merkezinde
kurulacak teşhis laboratuarı vasıtasıyla hastalıklar kolaylıkla tespit edilip en kısa
zamanda koruyucu önlemler alınabilecektir.

 

 
Türkiye’deki kamu hayvan sağlığı hizmetlerinin örgütlenmesi konusu öyle tek bir
yazıda anlatılacak kadar basit değildir. Mevcut durumun yenilenmesi en başta siyasi
iradenin istemesine ve daha sonra da yasal mevzuatın tümüyle değiştirilmesine
bağlıdır. Bizim yaptığımız böyle bir iradenin ortaya çıkmasını sağlamak adına
önerilerde bulunmaktan ibarettir.

 


Yazan - 30 Aralık 2015. Kategori MANŞET, HAYVANCILIK, SAĞLIK. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık
0 0 Oy
Okuyucu puanı
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
Bütün yorumları gör
0
Düşünceleriniz bizim için önemlidir, lütfen yorum bırakınız.x
()
x