Biyoteknoloji yasaklanıyor mu?

Sosyal medyada paylaş.

Hem yıllardır GDO’lu ürün ithal ederek yabancı ülke çiftçilerini zengin edeceksin, hem de aynı fırsatı kendi üreticisinden esirgeyeceksin. Benzeri, kapitülasyon döneminde yabancı ülkelerce ulusumuza uygulanan bu sistemi, maalesef yalnız konu ile ilgili bakan “Türkiye’de GDO’lu ürün ektirmem” sözleri ile ifade etmiyor. Türk çiftçisinin üst örgütü TZOB’un bu konudaki tavrı da farklı değil. Hayvancılık sektörü %30 daha ucuz ithal GDO’lu yemle rekabet gücüne korumaya çalışmasına nasıl hayır diyebiliriz? 15 yılda sıfırdan, dünya işlenen tarım arazilerinin %12’sine ulaşan bir teknolojik yeniliğe (http://blog.milliyet.com.tr/gidakrizivebilim) kapılarını kapayarak kime, neye hizmet ediyoruz? Özellikle klasik ıslah yöntemlerinin yeterli olamayacağı bir seri “yeni genotip geliştirme” projelerinde bilimsel olarak hiçbir sorunu ispatlanamamış (http://nacikgoz.wordpress.com/) biyoteknolojiye nasıl hayır diyebiliriz? Belki bugün Türkiye’de pamuk zararlılarının zarar oranı GDO’lu çeşitleri gerektirmeyebilir. Fakat yıllık milyarlık zararları ile süne – kımıl için belki de tek umut yabancı genler. Kestane kanseri ile ilgili olumsuzlukları belki çoğumuz duymamıştır ama bu tür sorunların adresi yabancı genlerden geçmektedir. Dünya MUZ’un yakalandığı bakteriyel hastalıktan kurtuluşu biyoteknolojide bulunmuşken, Avrupa elma kara leke hastalığı için biyoteknolojiye sarılmıştır.

Türkiye olayın bilimsel ve ekonomik önemine gözlerini kapattığı sürece bu olumsuz yaklaşım otomatik olarak araştırmacılara – araştırmalara da yansımakta ve ülkemiz gereksinim duyduğu genotipler geliştirme yerine (özellikle üniversitelerde – eski YÖK başkanın da saptadığı gibi) “raflık konularda” proje yapmaktadırlar. Halbuki TUBA’nın (Türkiye Bilimler Akademisi) Temel Bilimler Öngörüleri çerçevesinde

  • “DS11 İlk GDO üretim ve araştırma merkezi açılacaktır”
  • “DS17 Stratejik kültür bitkilerinin en az birinde tuz ve kuraklık stresine toleranslı transgenik bitki geliştirilmiş olacaktır”

beklentilerimiz vardı. Lütfen madalyanın diğer yüzüne bir göz atalım. Özellikle hayati bilim alanında çalışanlar; üreticinin yanında olduklarını savunanlar. Bırakın şu ideolojik yaklaşımınızı da “yarının Türk üreticisinin rekabet gücü”, “yarının Türkiye’si için yeni çeşitlerin nasıl geliştirilebileceği”, “biyoteknolojiden nasıl yararlanabileceğimiz”   konusunda kafa yoralım. İran hastalıklara dayanıklı transgenik çeltik, Mısır kurağa dayanıklı biyotek buğday ve Hindistan zararlılara dayanıklı GDO’lu patlıcan çeşitlerini kendi olanakları ile geliştirirken fikir, araştırıcı, araştırma proje altyapıları ile başarılı oldular.

15 yıldır ticareti gerçekleşen GDO’lu ürünlerle ilgili olarak Türk toplumunun, özellikle aydınlarımızın yeteri düzey ve biçimde bilgilendirilmemiş olmasının vebali bilim adamlarının ve tarımsal Sivil Toplum Kuruluşların aittir. Yıllardır gelişmiş veya gelişmekte olan birçok ülke çiftçisi, tohumcusu, yem-et sanayicileri hatta tüketicisi transgenik ürünlerin avantajlarından yararlanırken, Türk toplumunu, söz konusu artılardan uzak tutmakla kime hizmet edilmeye çalışılmıştır?

Önce tarımsal biyoteknolojinin kaymağını yiyerek tarımını şahlandıran bazı ülkelerdeki uygulamalara bir göz atalım:

  • Arjantin yabancı ot ilacına  dayanıklı BİYOTEK  soya çeşitleri ile “Anıza ekim” yöntemini birleştirerek  3 milyon Ha ikinci ürün alanını devreye sokmuştur. Yılda birim alandan iki ürün kaldırma fırsatının yanında, toprak hazırlığı masraflarından (sürüm vs.) tasarrufu, sistemin birçok G. Amerika ülkesine yayılmasına da neden olmuştur. Yöntem gereği yabancı ot ilaç masrafının artması GDO karşıtlarınca “GDO’lar ilaç tüketimini artırıyor” şeklinde topluma aktarılmaya çalışılmaktadır. Hâlbuki artan ekim alanı ve üretim doğal olarak herbisit tüketimini artıracaktır. Ve bu ilaç masrafı da kazancın ancak ¼’ ü seviyesindedir.
  • Hindistan biyotek pamukla son altı yılda ekim alanını ikiye, üretimini üçe katlamıştır;
  • Yine Hindistan’da 40 civarındaki biyotek firması, başta patlıcan olmak üzere, yakın gelecekte onlarca transgenik türü çiftçisinin hizmetine sunabilecektir;
  • Çin kullandığı biyotek tohumluğun yarısını kendi geliştirmiş ve teknoloji ihracatına başlamıştır;
  • Aynı ülke 2015’e kadar 17 milyon Ha transgenik KARAKAVAK ormanı oluşturulacak!
  • Bu ülke, GDO pamuk sayesinde, yıllık tarımsal ilaçlama esnasındaki ölümlü kazalarını da 250’ den 50’lere düşürebilmiştir.

Bu ve benzeri avantajları gören diğer bazı ülkelerin üreticisini transgenik çeşitlere kavuşturmak için neler yaptıklarına da bir bakalım:

  • Brezilya uluslararası bir firmaya özel çeşit siparişi veriyor;
  • Pakistan tüm ulusal ıslahçı firmalarına ücretsiz dağıtmak üzere bir gen satın alıyor! Çünkü bir önceki yıl pamuk üreticisinin %90’ı kaçak biyotek tohum kullanıyor!
  • İran hastalıklara dayanıklı transgenik çeltik çeşidini geliştiriyor;
  • Mısır biyotek mısır tarımına başlamış, ayrıca kurağa dayanıklı buğday çeşitlerini tescil aşamasına getiriyor;
  • Transgenik mavi gül Japonlar tarafından piyasaya sürülmüş;
  • Gen Merkezi olması nedeniyle transgenik mısır tarımı yapmayan MEKSİKA rekabet gücünü kaybettiği için bazı eyaletlerinde yasağı kaldırma peşinde.

Son yıllara kadar pamuk, mısır, soya ve kolza dörtlüsünün hâkim olduğu biyotek ürünlerin 2015’lerde yediye çıkacağı her ürünle ilgili biyotek çeşit sayılarıyla grafikten kolayca anlaşılabilir. O yıllarda üreticiye sunulacak 124 yeni çeşitten: 27’si pamuk, 24’ü mısır, 17’si soya, 5’i kolza, 5’i çeltik ve 8’i de patatese ait olacaktır (Bakınız grafik, gereğinde (http://nacikgoz.wordpress.com/)

Özellikle AB üyesi ülkelerin son aylarda tarla denemeleri aşamasına getirdikleri onlarca transgenik ürün gelecekte üreticilere ulaştığında en azından maliyet düşüklüğü nedeniyle rekabet şansı yakalayacaklardır. Özellikle bu ürünlerin hammadde olarak kullanabilen ülkeler son ürünleriyle dünya piyasalarına  hakim olacaklardır. GDO’ya karşı olanlar Türkiye’nin bu ürünlerin hammadde olarak ithalatına dahi izin verilmemesini talep ediyorlar. Hâlbuki özellikle düşük maliyeti ile biyotek soya ve mısır yem sanayi tarafından tercih edilir. Bunları ithal edemediğimizde hangi fiyatla dünya yem et piyasasına girebilirsiniz? Daha da öteye, bu fırsattan yararlanamazsınız gelecekte iç piyasalarda dahi yabancı ürünlerle rekabet edemez, yabancılara teslim etmek zorunda kalabilirsiniz!

Türkiye GDO’ya olumsuz yaklaşırken adeta ayağına kurşun sıkmaktadır. GDO yalnız tarımsal ürünlere yönelik değildir. İlaç sanayinin de bakteri, mantar gibi canlı organizmalardaki genetik değişmelerden yararlandığı bir gerçek. Domuz gribi aşısı dahil birçok aşının GDO’lu ürün olduğu bilinir. Şu sıradaki “GDO’ya hayır” yaklaşımı ile biz acaba GDO’larla ilgili bilimsel çalışmaları da engellemiyor muyuz? Aslında kendimize şu soruyu sormalıyız: “Türkiye yarınların transgenik ürünlerini geliştirmek için neden çaba göstermiyor?”. “Türkiye Bilimler Akademisi Temel Bilimler Öngörüleri” çerçevesinde: GDO üretim ve araştırma merkezi açılabilecek mi? Stratejik kültür bitkilerinin en az birinde tuz ve kuraklık stresine toleranslı transgenik bitki geliştirebilecek mi?

Nazimi Açıkgöz (http://blog.milliyet.com.tr/gidakrizivebilim)

 

 


Sosyal medyada paylaş.

URL: http://www.ciftlikdergisi.com.tr/?p=26160

Yazan - Nis 3 2012. Kategori ÇEVRE. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık

Yoruma kapalı

| Designed by Mavikedi internet Hizmetleri |