Banvit Kuruluşunu Kutluyor


1802178820538

SERDAR KONURALP

Bir yem fabrikası olarak kurulan bandırma Vitaminli Yem Sanayi (Banvit) kuruluşunu kutluyor.

Yem fabrikasının başarısının yanında yine Banvit adı ile bir tavukçuluk kuruluşunun temelini atan Vural Görener, uluslararası üne sahip ve tavukçuluk dünyamızın geçmişine ışık tutan bir şirketi sektörümüze hediye etti.
Efsane kuruluşun gelişimini Banvit’in kurucusu Vural Görener’in hikayesi ile öğrenelim;

 Banvit A.Ş. Kurucusu Vural Görener ve eşi Gülgün Görener

                                                Banvit A.Ş. Kurucusu Vural Görener ve eşi Gülgün Görener

Türkiye’nin en büyük piliç üreticilerinden biri olan Banvit’in kurucusu Vural Görener, mütevazı yaşantısıyla genç girişimcilere örnek bir model oluşturuyor. Görener işindeki başarısını düzenli aile hayatıyla açıklıyor. Türkiye’de, hemen her ailenin geçmişinde bir göç hikâyesi bulmak mümkündür.

Orta Asya steplerindeki göçebe hayatından yerleşik hayata geçeli hayli zaman olsa da, göç etmek bu milletin genlerine işlemiş âdeta. Özellikle yüzyılın başında yaşananlar, daha çok zorunlu göçler. Savaşlar ve çatışmaların getirdiği acılar, bu göçlerle harmanlanmış. Ortada böyle bir gerçek var ancak Türkiye’nin göç hikâyesi, sadece savaşlarla sınırlı değil. Son 50 yıldır yaşanan köyden kente göç olgusu, toplumun sosyolojik yapısında ciddi kırılmaların, dönüşümlerin başlangıcı olmuş. Ülkede bugün yaşanan sancılı sosyal değişimlerin temelinde, bu göç olgusunun izlerini bulmak mümkün.

Türkiye’nin göç gerçeğinin çok önemli bir başka boyutu ise elbette Balkan göçleri. Yüzyılın başlarında, Balkan coğrafyasının zorlu koşullardan kaçarak Anadolu’nun şefkatli bağrına sığınan ilk nesil göçmenlerin çocukları ve torunları da artık bu ülkenin başarı hikâyelerine isimlerini yazdırabiliyor.O başarı hikâyelerinden biri,

Bandırma’da faaliyet gösteren, hâlen Türkiye’nin en büyük beyaz et üreticilerinden biri olan BANVİT’in kurucusu Vural Görener. 1927 doğumlu Görener’in kökeni Kırım’a dayanıyor. Dedeleri Kırım’dan önce Varna’ya hicret etmiş. Kendi tabiriyle, Rus’lardan kaçan aile burada da Bulgarlara tutulmuş! Bulgaristan’da da rahat edemeyince ailenin yolu İstanbul’a düşmüş. Vural Bey, İstanbul Çatalca doğumlu. Ailenin Bandırma serüveni ise bu dosyanın esas konusunu oluşturuyor. Yani küçük bir değirmenin ülkenin sanayi devi olma öyküsünden bahsediyoruz.

IMG_5229

Ailede İstanbul’a ilk gelenler Vural Bey’in amcaları olur. Amcasının gelişi de eğitim amaçlıdır. İleri görüşlü bir insan olan dedesi, Vural Bey’in amcasını okuması için İstanbul’a gönderir ve Mekteb-i Sultani’ye kaydını yaptırır. Mekteb-i Sultani yani Galatasaray Lisesi şimdi olduğu gibi yüzyılın başında da gözde bir eğitim kurumudur. Amcasının Birinci Dünya Savaşı öncesinde İstanbul’a gelmesi ailenin yeni rotasını da çizmiştir aslında. Vural Bey’in babası Ali Haydar Bey de, İstiklal Savaşı yıllarında İstanbul’a gelir. Onu, ailenin geri kalanı izler. O yılların karakteristik özelliği gereği, Balkanlardaki bir Müslüman ailenin daha son durağı olmuştur, Anadolu. Ticarete yatkın bir isim olan Ali Haydar Görener, önce Çatalca yakınlarında un değirmenini alarak iş hayatına atılır. Bulgaristan’da öğrendiklerini bu değirmende uygulamaya başlar.

Görener Ailesi, o yılların genel karakteristiğinin aksine çocuklarını okutma noktasında oldukça ileri görüşlüdür. Amcasından sonra genç Vural’ı da okuması için önce Sultanahmet Lisesi’ne kaydettirirler. Oradan Alman Lisesi’ne geçiş yapar. Babası oğlunun hem iyi yetişmesini hem de dil öğrenmesini istemektedir. O yılların gözde yabancı dili ise Almancadır. Vural Bey’in Alman Lisesi’nde ilginç anıları var: “İkinci Dünya Harbi’nin başlarıydı, Almanlar Polonya’ya girdikleri gün ben de Alman Lisesi’ne kaydımı yaptırdım. 1944’te ise Almanların harbi kaybedeceği belli olmuştu. Savaşın başından bu yana tarafsız kalan Türkiye, bu gelişme üzerine Batı’dan izole olmamak için Almanlara harp ilan etti. Öyle olunca bizim hocalar gözetim altına alındı. Sonra hocalarımızı Çankırı’ya sürdüler ve okul kapandı.”

Okul kapandıktan sonra Vural Bey Robert Koleji’ne devam eder ve 1950’de mezun olur. O dönemki sınıf arkadaşları arasında merhum Şakir Eczacıbaşı ve Çanakkale Seramik’in kurucusu iş adamı İbrahim Bodur da vardır. Mezuniyet sonrası iş hayatına hızlı bir giriş yapar. Bir ithalat şirketinde çalıştıktan sonra askere gider.

4459_koyturden-kotu-haber_DX3C34XFIBAG

Onun askerlik yılları Kore Harbi’ne rastlar. İlk giden birlikte lisan bilmeme yüzünden ciddi sıkıntılar yaşanınca, tayini tercüman sıfatıyla Kore’ye çıkar. 1951 yazında 17 yedek subay arkadaşıyla birlikte Kore’ye gider. Asker dönüşü önce Çatalca’daki un değirmeninde işe başlar ancak babasıyla anlaşamaz. Çeşitli şirketlerde çalıştıktan sonra, tekrar babasının yanına döner: “1955’te pederle tekrar bir araya geldik. Daha önce yetki devri noktasında sıkıntı yaşamıştık. Bu sefer o bize yetki vermeye razı oldu. Sıvı yağ üretmek için Görenerler diye bir şirket kurduk.” Ali Haydar Görener, Türkiye’de ilk ayçiçeği yağı üreticilerinden. Babasının gerçek bir müteşebbis olduğunu vurgulayan Vural Bey, ilk girişimlerini, “Babam o yoklukta, değirmeni için Macar bir usta bularak onun projesiyle eski değirmeni bir su değirmenine çevirmeyi başarmıştı. O zamana göre daha modern ve etkili bir enerji elde etmişti.” sözleriyle anlatıyor.
Ali Haydar Görener, Trakya’da başladığı ayçiçeği yağı üretimi için, Bulgaristan ve Romanya’dan ayçiçeği tohumu getirmiştir. O zamanlar memlekette ayçiçeği yağı ve diğer sıvı yağlar yok denecek kadar azdır. En çok kullanılan koyun yağı ve tereyağıdır. Zamana göre çok modern tekniklerle ayçiçeği yağı üretimine başlayan Görener, bunun için Romanya’dan hidrolik pres bile getirtmiştir. Ancak onun yağ üretimindeki hızını İkinci Dünya Savaşı keser. Devlet, Hitler tehlikesine karşı Trakya’yı boşlatma kararı almıştır. Bunun üzerine makinelerini söken Ali Haydar Görener, bunları Bursa’nın Mustafakemalpaşa ilçesinde bir yere depoya kaldırır. Savaş sonrası tekrar Trakya’ya döner ancak artık burada ayçiçeği tarımı ve yağ üretimi yaygınlaşmıştır. Trakya’daki rekabete ortak olmak istemeyen Ali Haydar Görener, hem hammadde açısından zengin hem de yağ üretiminin hiç olmadığı Bandırma’ya yerleşmeye karar verir. 1955’te oğlu Vural’ın da şirkete katılmasından sonra, Trakya’daki fabrikayı sökerek Bandırma’ya naklederler. Vural Bey, “Bu kararımızın ne kadar doğru olduğu daha sonra ortaya çıktı.” diyor.

BANDIRMA VİTAMİNLİ YEM SANAYİİ

Bandırma’da 12 yıl boyunca ayçiçeği yağı üretimini sürdüren Görenerler, 1967’de radikal bir karar alarak, yem işine girmeye karar verir. Böylelikle bugünün sanayi devi Bandırma Vitaminli Yem Sanayii’nin yani BANVİT’in temelleri atılır. O sırada Bandırma’da devletin yem fabrikası faaliyet göstermektedir. Devlet, 2. Dünya Harbi’nden hemen sonra karma yemin önemini anlamış ve muhtelif yerlerde yem fabrikaları kurmuştur. Vural Görener, devletin yem fabrikaları için kullandığı teknolojiyi eleştiriyor. Yem fabrikası kurmadan önce dünyada bu işin nasıl yapıldığını araştırdıklarını söyleyerek, sonuçta daha verimli ve dünyada kullanılan dikey sistemi tercih ettiklerini belirtiyor. Devletin fabrikalarında ise eski teknoloji ürünü yatay sistemin tercih edildiğini aktarıyor.

Aslında ülkenin en büyük beyaz et üreticilerinden biri olmasında, kuruluş yıllarında atılan sağlam temellerin ne kadar önemli olduğu, Vural Görener’in hatıralarında ortaya çıkıyor. Bandırma Vitaminli Yem Sanayii’nin kuruluşu, o yıllarda fazla rastlanmayan bir profesyonellikte olur. Bu sektöre girmeye karar verince hemen Ben Josef isimli bir mühendis bulur. Babasının Macar usta bulması gibi o da bu alandaki en iyi ismi işin başın getirmiştir. Ben Josef aslen Sofyalı bir Yahudi’dir ve İsrail’deki ileri teknoloji ürünü bütün fabrikaları kuran adamdır. Fabrikanın işçiliğini ise yine bu işi İsrail’de öğrenen Rıdvan Kavruk yapar. Bu isim üstünde biraz durmak gerekiyor. Türkiye’deki yerli yem sanayilerinin hemen hepsinin başlangıcı Rıdvan Kavruk ve 1972’de kurulan YEMMAK’tır. YEMMAK hâlen çalışan bir şirket. YEMMAK artık İsrail’den öğrendiği teknolojiyi oraya satacak seviyeye gelmiş bir işletme. İşte böyle bir altyapıyla karma yem üretimine girer Vural Görener. Ürettikleri yemi yumurta üreticilerine satmaya başlar. 1970’te ise Hollanda’da gördüğü likit yumurta işine girmeye karar verir. Üretime başlar ancak likit yumurta iç piyasada talep görmeyince bu işten vazgeçer. 1967’de başladığı yem üretimin 1983’e kadar devam ettirir. Önce yumurtacılara sattığı yemi, daha sonra piliç üreticilerine satmaya başlar. Bu sürede ülkedeki yem üreticilerinin sayısı artmış ve rekabette gittikçe kızışmaktadır. Kâr marjları da azalınca, katma değeri daha yüksek bir işe girmeye karar verir. Değirmenle başlayan, sıvı yağ ve yemle devam eden girişimcilik serüveninde şimdiki durak piliç sektörüdür. Sektördeki boşluğu görmüştür. Çünkü o yıllarda ülkede entegre etlik piliç üretimi yoktur. Sektör çok parçalıdır. Bir işletme damızlık civciv üretirken, diğeri yem üretmektedir. Kesimhaneler de ayrı şirketlerdedir. Satış ve pazarlama ise bayiler aracılığı ile gerçekleşmektedir. O zamanın öne çıkan kuruluşlarından biri İstanbul’daki Pınar Tavukçuluk’tur.

Yupi tavukçuluk kurucusu Hanri Benazus Çiftlik Dergisi Yöneticisi Serdar Konuralp

Yupi tavukçuluk kurucusu Hanri Benazus (Solda)  Serdar Konuralp

Banvit sektöre, canlı piliç üretip Pınar Tavukçuluk’a satarak girer. Pınar dışında o zamanın diğer önemli firmaları KÖYTÜR, YUPİ ve MUDURNU’dur. Ancak bunların hiçbirinde entegre üretim yapılmamaktadır. Çünkü piliç üretiminde entegrasyon için ciddi sermaye gerekmektedir. O zamanlar bugünkü gibi uzun vadeli banka kredisi uygulaması da olmadığı için, şirketler entegre üretime girmeye cesaret edememektedir. Vural Görener’in hedefi ise tam entegrasyona dayalı bir üretim anlayışıdır.

MACAR USTA’DAN AMERİKALI GİRİŞİMCİYE

1957’de, başarılı tarımsal üretim metotlarını Türk çiftçisine öğretmek amacıyla, Türk ve Alman hükûmetlerinin ortak girişimiyle kurulan, Tahirova Türk – Alman Örnek Tatbikat Çiftliği, BANVİT’in kuruluşunda önemli kilometre taşlarından. 20 yıl boyunca faaliyet gösteren, kuruluş ve geliştirme masrafları Alman hükûmetince karşılanan çiftlik, birçok Alman uzmanın Türkiye’de çalışmasına ve birikimlerini aktarmasına zemin hazırlamış. Ayçiçeği yağı üretirken o çiftlikten tohum alan Vural Görener, Prof. Scholtissek ile bu vesileyle tanışır. Alman profesör piliç üretiminde uzman bir isimdir ve bu alanda kitapları vardır. Vural Bey, kesimhane ve işletmeyle ilgili ilk bilgileri, onun kitabından öğrenir. İlk satışlar başlayınca otomatik bir kesimhane kurarlar. Piliçleri kesmekten daha zor olanı satmaktır. Çünkü piliç etinin beklemeye tahammülü yoktur. Hazırlanan etin hemen satılması gerekmektedir. Her açıdan çok karmaşık bir işe girmiştir genç girişimci. Bazı açılardan zorlandığı noktada, Robert Koleji’ndeki hocasının sözleri gelir. Hocası onlara her zaman, ‘sınavda bana palavra okumayın, bilmiyorsanız kâğıdınıza ‘I know that I don’t know’ yani bilmediğimi biliyorum yazıp verin, ben size iyi not veririm’ demektedir. Görener, “Gerçekten de bu şekilde yazdığımızda hocamız bize iyi not verirdi. Ancak utandığımızdan bir sonraki sınava çok iyi hazırlanır ve bu sefer hakkımızla iyi notlar alırdık.” diyor. İşte şimdi piliç işinde de durum böyledir. Okuldaki teoriyi şirkette pratiğe dökme zamanı gelmiştir.

abd-li-tavuk-iscileri-altlarina-bez-bagliyor-2161449

Piliç entegrasyonunun zorluklarını gören Görener, işe bu sektörü bilmediğini kabullenerek başlar. Daha önceden tanıştığı ve Dünya Bankası’nın Türkiye’ye gönderdiği bir Amerikalı olan Jess Merkel’e bir mektup yazar. Merkel, Amerika’daki ilk piliç entegratörlerinden biridir. Bu işten çok zengin olunca şirketini satmış ve eşiyle dünyayı gezmektedir. Vural Bey, piliç işinin inceliklerini ondan öğrenmeye karar vermiştir. Talebine olumlu cevap gelir. Böylelikle Görenerlerin Macar ustayla başlayan iş hayatına, Sofyalı mühendis ve Alman akademisyenden sonra şimdi de Amerikalı bir iş adamı girmiştir. Jess Merkel, her yıl yaz aylarında eşiyle birlikte Bandırma’ya gelerek, 2-3 ay Vural Görener ve eşinin misafiri olur. Vural Bey, beyaz et sektöründeki bütün uygulamaları ondan öğrenir. Teoriyi Alman profesörün kitabından öğrenmiş, pratiği ise Jess Merkel ile yapmaktadır. Merkel, Vural Bey’e Amerika’daki tavukçuları bile gezdirir. Sonuçta BANVİT, Türkiye’de entegre piliç üretimini ilk başlatan şirket olur. 1983 sonunda ilk konvoyörü yaparlar. Görener, “Likit yumurtaya ne kadar yanlış zamanda girdiysek piliç işine o kadar uygun bir zamanda girdik. 1984’te Jess’le çalışmaya ve üretime başladık. O sıralarda Kaynarca’da ENTAŞ ve LADES piliçleri üretime başladı. Onlar da entegre üretime karar verdi. Danimarkalıların öncülüğünde başladılar.” sözleriyle anlatıyor o dönemleri. BANVİT’le birlikte LADES firması da, o dönem büyük bir reklam kampanyasıyla üretime başlar. Devlet de KÖYTÜR’ü devreye sokmuştur. Çok iyi bir pazarlama ağı kurduklarını belirten Görener, LADES’in yaptığı televizyon reklamlarının pazarı büyütmesinden çok faydalandıklarını söylüyor.

12113502_1056443841035196_4449125546222750246_o

BEN HÂLÂ PATRON DEĞİLİM!

Bugün Türkiye’nin en büyük beyaz et üreticisi konumunda. Bir süre önce BANVİT Kırmızı markasıyla kırmızı et sektörüne de giren şirket, bu alandaki iddiasını da ortaya koydu. Vural Görener ise 83 yaşında olmasına rağmen her gün eşiyle beraber şirkete gelerek yönetimi devrettiği iki oğluna danışmanlık yapıyor. Şirketin dergisinde yer alan yazılarından oluşan kitapları da ‘Ben patron değilim’ ve ‘Hâlâ patron değilim’ adlarıyla yayımlandı. Duayen sanayicinin, ‘patron değilim’ söylemi aslında bir iş felsefesinin özeti. Neden kendini patron gibi görmediğini anlatırken, yaşam tarzından örnekler veriyor. Anne ve babasından şahsi zenginlik görmediğinin altını çizerek, “Şahsi zenginlik insana ne getiriyor, ben bilmiyorum. Bazı iş adamlarının tuhaf tavırları var. İş hayatında iyi yaşamaya, para harcamaya meraklı bir zümre var. Biz böyle görmedik.” diyor.

Eşi Gülgün Hanım’la birlikte bütün işçilerle diyaloğu olduğunu anlatan Görener, kendisine sıkıntısını anlatamayan bir işçinin, eşinin yanına gittiğini söylüyor. Her zaman işçilerle birlikte yemek yiyen Görener, “Ben Türk değil, Amerikan usulü patronum. 83 yaşındayım ama daha şoför kullanmadım. Bazı iş adamlarımız maalesef şoför kapıyı açmazsa arabadan inmiyor. Sadece iş dünyası değil, bürokrasimiz de böyle.” diyor. Millet olarak şahsi servete çok düşkün olduğumuz tespitini yapıyor duayen iş adamı. Hemen arkasından da ekliyor: “Hâlbuki yarın öldüğünde öbür tarafa sadece iki metrelik bezle gidiyorsun. Şahsi servet kime ne fayda getirmiş? Bana zaman zaman okullarda nasıl kurumsallaşalım diye sorarlar. Eğer şahsi servetten vazgeçersen, kurumsallaşmak çok kolaydır. Yok, hepsi bende olsun dersen olmaz. Benim dikili ağacım yok. Bir evim var, hanımla benim üzerime. Onun dışında benim ne arsam ne otomobilim var. Ama nasıl memnunum anlatamam.” Düzgün bir aile hayatına sahip olmayan meslektaşlarını da eleştiriyor Vural Görener. Kalıcı başarı için iş adamının düzgün bir aile hayatı olmasının büyük önemi olduğunu vurguluyor. Vural Bey için en önemli kavramlardan biri de israf. Çocukluğundan bu yana her işini severek yaptığını, hiçbir işinden şikâyet etmediğini ve hep en iyisini yapmaya gayret ettiğini, bunun da karşılığını her zaman gördüğünü ifade ediyor.

Fabrikayı çalıştırmayın şehir karanlıkta kalıyor!

Ali Haydar ve Vural Görener, 1955’te Bandırma’da ilk yağhaneyi kurduklarında öncelikli sorunları elektrik yokluğudur. Duayen sanayici o yıllarda yaşadıkları sorunları şöyle anlatıyor: “Bizim fabrika 100 kilovat cereyan çektiğinde, ‘aman çalışmayın şehir karanlıkta kalıyor’ diye elektrik idaresi ricacı oluyordu. Elektrik yoksa sanayi nasıl olacak? DP zamanında, 1950’den itibaren ticaret hareketlenmeye başladı. İlk traktörler o zaman geldi. İlk traktör alıcıları da Ege Bölgesi’ndendi. Fakat traktörün ne olduğunu çiftçi bilmiyor. Traktörlerin toz filtresi var. Bunun hep kuru olması lazım ki çalışsın. Tozu tutsun diye kimi içine bal koyar, pekmez koyar ve makineyi bozarlardı. Sonuçta Türkiye sanayiciliği boza-yapa öğrendi. Buna rağmen gelinen nokta büyük bir aşamadır.” Türkiye’nin sanayiciliği boza-yapa öğrenmesinin gerekçeleri de var elbette. Vural Görener’in tespitlerine göre, ülkedeki ticaret ve sanayi gelişimini daha iyi anlayabilmek için, 1924’te yaşanan mübadele sürecini de iyi bilmek gerekiyor: “Türkiye 1923’te kuruldu ve devamında mübadele başladı. Ülkedeki gayrimüslim unsurlar Yunanistan ve Bulgaristan’a gitti, oradaki Müslümanlar buraya geldi. Osmanlı da ticaret yapan Türk ve Müslüman, yok denecek kadar azdı. Mübadelede ticareti bilen insanlar elimizden gitmiş oldu ve kalanlar sıfırdan bu işlere başlamak zorunda kaldılar.”


Yazan - 16 Mayıs 2016. Kategori MANŞET, KÜMES HAYVANCILIĞI, HAYVANCILIK. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık
0 0 Oy
Okuyucu puanı
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
Bütün yorumları gör
0
Düşünceleriniz bizim için önemlidir, lütfen yorum bırakınız.x
()
x