Barış – Sevgi – Hoşgörü


Biz insanlar, yazılı tarihin en kanlı yıllarını yaşıyoruz. Hepimiz, bu kan akışının, bu acının, bu ıstırabın, bu zulmün, bu işkencenin bir yerinden sorumluyuzdur. Bu noktaya gelinceye kadar ne inançlar, ne de direkt olarak Dinler, daha yönlendirici olmada, daha olumlu sonuçlar üretmede hiç mi etkinlik sağlayamamışlardır? Bir taraftan gerçek inançlarından, Tanrı’larından adeta koparılmış, yabancılaştırılmış, uyuşturulmuş insanlar, diğer taraftan da, tüm bu yaptıklarının Allah adına yapıldığını ileri süren, kendilerini Allah’ın yerine koyan bir yığın zavallı sözde insanlar…

Kan, nefret, gözyaşı, acı, ıstırap, şiddet, korku, terör, acımasızlık, ön yargılar, duygusuzluk dolu bir sözde varolma savaşına sebep olan bir güruh zorba, diktatör, güç göstericileri ve sindiricileri… Bütün bunları onarmak, bir “Sevgi ve Barış” ortamı oluşturmak, nefret, korku, acı, savaş, terör ve umutsuzlukları bir modası geçmiş kavramlar buketi haline getirmek için, çok büyük ve yeterli bilgi donanımına, üstün bir akla, yaşamın her evresinde yön veren bir vicdana, gerçek manası ile inanç potansiyeline ve en önemlisi “İnsan Olma” ve “İnsan Olma Ayrıcalığını” benimseyen biri olmamıza gereksinim vardır.

“İnsanoğlu, vicdanın üstünlüğünü, şefkatin vazgeçilmezliğini, sevginin sonsuz gücünü öğrenmedikçe, dünya hep acılar, ıstıraplar ve hayal kırıklıkları dünyası olarak süregelecektir.”

Hep kendi yaptıklarımıza, ya da yapmadıklarımıza karşı körleşiyoruz. Eğer bugüne kadar bu açmazlardan çıkmak için bir şeyler yapılmamışsa, bunları yapmayanlar yine bizleriz. Bir yanlış anlama varsa, yanlış anlamakta ısrar eden yine bizleriz. Bir acı, bir gözyaşı, bir gerginlik varsa, onları kabullenen de, bir aldırmazlık içinde yaşamayı da seçen bizleriz.

Gerek bir bireysellik içinde biz insanlar, gerek toplumlar ve hatta milletler kademesinde birbirlerimizle kurduğumuz ilişkilerde daha çok hendekler kazmak, devasa duvarlar, surlar örmek çabaları içine gireriz. Halbuki gerek hendekler, gerek duvarlar, gerekse surlar ayrılıkların, ilişki kopuklarının, anlayışsızlıkların simgeleridir. Gelin, hep beraber bu hendekleri dolduralım, bu yıkılası duvarları, surları yerle bir edelim. Mutlaka bir şeylerin yapılması gerektiğine inanıyorsanız, hep beraber yeni yeni köprüler kuralım. Hem de gönülden gönüle uzanan ve sonsuzluğu simgeleyen köprüler… Bundan daha güzel “Barış” a gidebilecek bir yol biliyor musunuz?

Gerçeklerin, bir takım yalanlar ve beyin yıkamaları ile biz insanlardan gizlendiği bir dünyada yaşıyoruz. Savaşlar, çatışmalar, terör, cinayetler, işkenceler, zulümler, acımasızlıklar, düzenbazlıklar, yalanlar, dolanlar, Allah’a tapıyorum diye her geçen gün kendi yarattıkları putlara yönelmeler, Allah’ın yerine parayı, gücü koymalar artık birer kahramanlık, birer işbilirlilik, bir olağanüstülük sergilemeleri olarak her gün önümüze birer ibret belgesi olarak sunulmakta. Her nedense, politika adına, diplomasi adına, hele hele demokrasi adına yapılan tüm iğrenç ve aşağılık uygulamaların sonuçlarına katlanmak bizlere kalıyor. Hatta şiddet, savaş, terör, kaba güç, işkence, zulüm, ikiyüzlülük, yalan günün yaşamı içinde bir zorunluluk, bir gereksinim, hatta birer doğallık görüntüsü olarak önümüze serilmekte.

Irklar, Dinler, Mezhepler, kabileler, şehirler, köyler ve hatta aileler arasındaki kin, nefret ve düşmanlık; bu baş döndürücü medeniyet denilen tıpkı yuvarlanan boş teneke gürültüsü içinde bir yaşam şekli ve kültürü olarak sunulmakta. Dinler bile, bir yığın kendini bilmeyen, bunun ticaretini yapmada kendine haklılık payları çıkaran bir takım kendini bilmezlerin elinde, İlahi görüntüsünden uzaklaştırılarak, taassuba, bağnazlığa, fanatizme doğru koşar adımlarla kaydırılmakta. Hele hele Allah’ın en büyük eseri olan İnsanı yokmuş gibi görmekten ya da en azından onu kendi hedeflerine ulaşmakta, bir araç olarak değerlendirmekten de geri kalmamaktadırlar. Her geçen gün toplum daha da pasifleştirilmekte, artık etkileyen değil, devamlı şartlandırılmış bir şekilde etkilenen bir hale getirilmekten geri kalınmıyor. Tüm bunları yönlendiren sözüm ona kimi önder ve saygın kişiler bir küçümseme, bir kibir ve hatta büyük bir küstahlıkla devamlı olarak omuzlarımıza basarak daha da yükselme çabası içinde bir tufeyli, bir asalak gurubunu meydana getirme peşinde koşuşturmakta. Hepsi önlerindeki pastadan daha büyük bir pay kapma yarışında. Biz insanların, bu gidişe tam bir tarafsızlık ve bağımsızlıkla “Dur” deme kararlılığı içinde olmamız ve bizim gibilerinin sayısının artması, adına ister “Barışseverlik” densin, ister içten bir yansıma olarak görüntü versin, tek beklentimiz “Umut” olacaktır.

Umut, insanın yarınına borçlanmasıdır. Kişi kendini bilmedikçe, umduğu hep cennet de olsa, bulacağı hep cehennem olacaktır. Kısacası hepimiz birbirimizin yaratıcısı, katili, huzur vereni, mutsuzluk aşılayanı, cenneti kuranı, cehennemi yaratını, yani kısacası varoluşun iyi ya da kötü birer yansımalarıyız. Karanlıklar içinde kalanlara ışık olmak, çaresizlere umut olmak, açlara ekmek, susamışlara su, yolunu kaybedenlere yol olmak ve bunları özellikle büyük bir içtenlikle ve hiçbir ön yargı ya da çıkar hesapları içine girmeden yapabilmek noktasına gelmek, “Barışın, Sevginin, Hoşgörünün” yeni baştan şekillenmesi olacaktır.

Unutmayın ki, “Karanlık her türlü ışığı görür de, hiçbir ışık karanlığı göre

mez.”


Yazan - 5 Eylül 2010. Kategori Hanri BENAZUS. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık

Yoruma kapalı