Buyurun size NAPOLİ… Kocaman bir Mahmutpaşa


  • Eş, dost ve arkadaşlarım hep “yahu, bu kadar gidip geliyorsun, ikinci evin sayılır. Yazsana bir şeyler. Yolumuz düşerse, gidersek yabancılık çekmeyelim” diye ısrar ederler. İnternette gezerken Esra Bestel hanımın aşağıdaki samimi ve içten Napoli yazısına rastladım. Esra hanımın güzel anılarına ek; “damak çatlatan” orijinal bufala mozzarella peyniri ve yine orijinal napolitan pizza için Fratelli La Bufala restoranları… Şehirde altı tane var. Benim tercihim hep Mergellina semti, Francesco Caracciolo caddesindeki. Güleryüzlü, konuksever Mimmo’ya mutlaka Türkiye’den geldiğinizi söyleyin… Bir de Plebiscito meydanındaki Cafe Grand Gambrinus. Napoli’ye özgü tatlıların espresso ile birlikte keyfine doyum olmuyor…

    Buyurun size NAPOLİ… Kocaman bir Mahmutpaşa

    Bir arkadaşım Napoli için şöyle demişti. “Kocaman bir Mahmutpaşa”.

    Trenden iner inmez karşılaştığım manzara Mahmutpaşa’yı aratmayacak cinstendi. Roma’dan tren yolculuğum rahat ve kısa sürmüştü. Beklenenin aksine herhangi bir röter olmadı. İtalya’da herşey tıkır tıkır mükemmel işliyor bu anlamda.

    Tren istasyonu civarı tam bir keşmekeş. Aman tanrım ben nereye geldim diyor insan ilk refleks olarak. Kendimi bir taksiye atıp otelimin adresini verdim. Neyse ki kalacağım yeri bir İtalyan arkadaşım ayarlamıştı. Hem güvenli, hem de nezih bir yer olsun diye de oldukça özen göstermişti. Takside otelime giderken yolda şahit olduğum kaos iyi ki de kendim rezervasyon yapmaya kalkmamışım dedirtti bana.

    Hindistan’daki trafiğe şahit olduktan sonra artık beni hiçbir trafik kaosu şaşırtamaz derken, Napoli’nin bir Avrupa şehrinden beklenmeyecek kadar felaket olduğunu gördüm. Trafikte kural yoktu. Hindistan’daki gibi hayvan da yoktu. Ama her yerden bir scooter fırlayabiliyordu arabaların önüne. Korna gürültüsünden geçilmiyordu.

    Otelim istasyona yarım saat mesafede deniz kenarında avlulu bir binanın dördüncü katındaydı. Locanda del Mare, sadece yayalara tahsisi edilmiş genişçe bir cadde olan via F. Caracciolo’nun en sonundaydı. Sevimli, sade odaları olan küçük bir butik oteldi burası. Apartmanın kapısından dışarı adım attığımda Capri adası ile burun burunaydım. Evet Napoli’nin en gözde aktivitelerinden biri sosyetik Capri adası ziyareti.

    Via Caracciolo çoluk çocuk, bisikletli ve koşan insanlarla doluydu. Yol boyunca göze çarpan küçük kumasallarda yaşlı insanlar güneşlenirken sohbet ediyorlardı. Lokal hayatın gündelik akışına tanık olmak iyi geldi. Kendimi bu akışa kaptırabilir ve bu şehirde sakin zaman geçirebilirdim. Daha güneyde olduğum için hava epey sıcaktı. Otelimin resepsiyonistinden aldığım bilgiye göre Napoli’nin ana alış veriş merkezi Via Chiaia on beş dakikalık yürüme mesafesindeydi. Yürüyüşüme başladığımda karşımda, birkaç kilometre uzakta denizin üzerinde kurulu Castel Dell’Ovo bütün ihtişamı ile göze çarpıyordu. Napoli önemli bir liman şehri olduğundan tarih boyunca çeşitli saldırılardan korunmaya ihtiyaç duymuş. Bu yüzden şehirde üç adet kale var. Castel Dell’Ovo ve Nuovo sahil tarafındayken, Castel Sant’Elmo ise şehrin en yüksek tepesinde bulunuyor.

    Sahil boyunca yürüyüşüm Piazza Vittoria’ya kadar devam etti. Oradan içeri Via Chiaia’ya döndüm. Bir alışveriş caddesi burası. Piazza Trieste’de son buluyor. Bu yolun sonunda da pek meşhur gibi görünen büyükçe kalabalık bir cafe gözüme çarptı. Kahve zamanı da gelip çatmıştı bu kadar yürüyüşün üzerine. Boş bir masa bulup Gran Caffe Gambrinus’a oturdum. Uzun kahve menüsü kafamı karıştırmıştı. Etrafımdaki masalarda neler sipariş edildiğini kestirmeye çalışarak Gambrinus’a özel kremalı bir kahve söyledim. Yanında tatlı birşeyler de yemek istemiştim. Bu bölgeye özel ne yiyebileceğimi sorduğumda, bizim ekmek tatlısına benzer Rum Babayı önerdiler. Kahve benim zevkime göre çok kremalıydı ama tatlı pek şahaneydi.

    images (1)Buradan yukarı dönüp biraz yürüyünce ihtişamlı binası ile Galleria Umberto karşıma çıktı. Cep telefonlarının olmadığı zamanlarda burası şehirdeki buluşma merkeziymiş. Şimdilerde ise içinde, ofislerin yanı sıra kayda değer olmayan birkaç cafe ve mağaza bulunuyor. Yüksek camekanlı tavanı avluyu aydınlatırken son derece ferah bir hava katıyor yapıya. Kubbenin tam ortasında, zeminde, oniki astrolojik işaretin mozaiklerini görmek mümkün. Gerçekten hoş bir süsleme olmuş.

    Biraz daha yukarı doğru avare avare yürümeye karar vermiştim ki hemen yol üzerinde Castel Sant’Elmo’ya çıkan füniküleri fark ettim. Zaten günün geri kalanı için planladığım birşey de yoktu. Vagona zıpladım. Şimdi şehrin tamamen farklı bir bölümündeydim. Sık ağaçlıklı sokaklar, sakin, ama hep dik yokuş. Kaleyi gösteren okları takip ederek en tepeye kadar tırmandım. Kaleye giriş beş euro ve yanında herhangi bir harita ya da bilgi broşürü bile vermiyorlar. Oysa ki seyahat defterim için böyle küçük detaylara ihtiyacım var. İnsanlar çoğunlukla neden tarihi yerlerin biletlerini istediğimi, broşürleri ve haritaları topladığımı anlayamıyorlar. Genellikle “yazar mısınız, gazeteci misiniz” gibi sorularla karşılaşabiliyorum. “Hayır sadece hobi olarak yazıyorum” demekle yetiniyorum karşılığında.

    Kale beşgen bir mimariye sahip. Askeri olarak önemli bir özellikmiş. Bir broşürüm olmadığı için daha fazla detay hatırlayamıyorum açıkçası. Surların tepesinden şehrin ve Capri adasının manzarası muhteşem. Kalenin koridorlarında dolaştım bir süre. Manzara dışında pek de görülecek birşey yok burada. Kalenin hemen karşısında bir restaurant fark etmiştim. Aynı manzaraya hakim güzel bir yere benziyordu. Napoli’deki ilk pizzamı burada yedim. Yanında içtiğim prosecco beni mayıştırmıştı. Ne şahane tembel birgün diye düşündüm. Şehre dönerken küçük bir takı dükkanı dikkatimi çekti. Napoli’de oyma anlamına gelen cameo önemli bir zanaat. Mercan ve çeşitli deniz kabuklarını, elde çivilerle ince ince oyarak takılar yapıyorlar. Son ürünlerdeki el işçiliğinin zarafetinin yanında beni en çok etkileyen bu oymaları yaparken kullandıkları ilkel çiviler, tahta kalıplar ve tezgahlardı. Dükkan sahibi usta, nasırlı ellerini göstererek bu işin o kadar da kolay olmadığını anlatmaya çalıştı. Napoli eski çağlarda bir yunan şehriymiş ve bu zanaat da yunanlılardan geliyormuş. Kendinden sonra yetiştirecek çırak bulmak günden güne zorlaştığından cameo yavaş yavaş yok oluyormuş. Herkes çabuk ve kolay kazanç peşinde olduğundan bu tip sabır isteyen zanaatlar dünyanın her yerinde ölmeye mahkum edildiler ne yazık ki. Nedense içimden bunu insan münasebetleri ile de ilişkilendirmek geliyor. Fakat bu yazı konusunun dışında olduğundan pek üstünde durmayacağım.

     

    fratelli-la-bufala-nyc-upper-west-side Dönüşte fünikülere giden yolu kaybetmem çok da şaşırtıcı değildi. Kendimi kalabalık bir alışveriş caddesinin ortasında buldum. Cumartesi günü olduğundan herkes sokaklarda sohbet ediyor, içkilerini yudumluyor, birilerini bekliyordu. Çoğu genç insanlardan oluşan kalabalık, hayat dolu ve enerjikti. Gördüğüm kadarı ile Napoli oldukça genç bir şehir. Bunun yanında ne yazık ki ingilizceleri oldukça sınırlı. Elimde harita nasıl sahile yürüyebileceğimi sormaya çalıştım. Neyse ki çok yardım sever insanlar. Genç bir kadın ters istikamette yürüdüğümü ve sahile çok uzak olduğumdan füniküleri tercih etmemi söyledi yarı italyanca yarı ingilizce. Ayaklarım beni öldürmeye başlamışlardı bile. Böylelikle trene binmenin en doğrusu olacağını anlayarak kadının tarif ettiği yönde devam ettim. Biraz karışık da olsa füniküleri bulmam çok uzun sürmedi. Otele vardığımda akşam olmak üzereydi ve ayaklarımın ağrısından ağlayacak noktaya gelmiştim. Kaldı ki tüm seyahat boyunca spor ayakkabılar giymeme rağmen. Duşa girdikten sonra yatağa uzanıp bacaklarımın altına yastıklar koyarak ayaklarımı rahatlatmaya çalıştım. Gezmek tozmak iyi güzel de, her yeri herşeyi göreceğim diye kendimi paralamaktan vazgeçmem gerek artık.

    Pazar günkü programım Pompei ve Vezüv Yanardağı’ydı. Turlar paket olarak turistlere sunuluyor otellerde. Bu iki yeri gezmek doksan euroya mal oluyor. Kendim de gidebilirdim. Fakat uğraşmak istemedim. Organize bir tur ile hayat daha kolaylaşıyor genellikle. Nitekim öyle de oldu. Sabah gelip beni otelimden aldılar. Küçük bir otobüs dolusu Kanadalı ile beraberdim. Sonradan birkaçı ile sohbet ettiğimde gemi seyahatinde olduklarını ve İstanbul’dan geldiklerini öğrendim. Şehrimi çok sevmişler. Eh turist olduğum ender zamanlarda ben de seviyorum. Ama bunu onlara söylemedim tabi.

    İlk durağımız Pompei idi. Bu eski Roma İmparatorluğu şehrinin az çok hikayesini biliyordum. Eski şehirleri gezmek herkese çok cazip gelmeyebilir. Genellikle insanlar “taş yığını mı göreceğiz?” diye tepki verirler. Benim için ise şehrin, Vezüv yanardağının patlaması sonucu küller altında kalması ilgi çekiciydi. Fakat kalıntıları gezdikten ve rehberimizin anlattıklarını dinledikten sonra esas hikayenin şehrin mimarisi, yaşantısı ve işleyişi olduğunu fark ettim. Milattan önce 6. ve 7. yüzyıllarda başlamıştı hayat bu şehirde. En son Roma İmparatorluğu hakimiyetine girdiğinde milattan sonra 1. yüzyıllarda şehirde 20.000 kişinin yaşadığı düşünülüyor. Önemli bir ticaret ve liman şehriymiş. Kanalizasyon sitemi olmadığından yolları kullanmışlar kirli suyu akıtmak için. Fakat insanların kirlenmeden yürüyebilmesi için yüksek kaldırımlar ve yüksek yaya geçitleri inşa etmişler. Evlerin giriş katları genellikle dükkan olarak kullanılmış. Sokağa bakan kısımlarında tezgah üzerinde topraktan yapılmış çukur bölmeler göze çarpıyor. Buralarda sıcak yiyecekler satılıyormuş ayak üstü gelip geçenlere. Günümüzün fast foodu olarak tanımladı rehberimiz. İnsan ihtiyaçları pek de değişmedi anlaşılan ikibin yıldır. Bunu şehrin mükemmel planlamasından anlamak mümkün. İçme suyu kurşun, kullanma suyu ise toprak borularla taşınıyormuş, aslında tam tersi olması gerekirken. Kurşun zehirlenmesinden dolayı Pompei krallarının deli oldukları söyleniyor.

    Şehirde çok gelişmiş ortak bir banyo sistemi mevcut. En merkezi, büyük ve eski olanı Stabian Termal Banyo. Kadınlar ve erkekler ayrı bölümlerde yıkanıyorlarmış. Bu bölümler de kendi içlerinde değişim odası, soğuk, ılık ve sıcak banyolar olarak ayrılıyorlar. Erkekler için aynı zamanda spor yapabilecekleri bir alan da tahsis edilmiş. Banyolar, ısıtıcı odasında kaynatılan suyun buharı duvarlarda ve zeminde inşa edilmiş boşluklardan geçirilerek ısıtılıyormuş. Oldukça sofistike bir sistem olduğu kalıntılardan anlaşılabiliyor.Yer yer duvar süslemelerine rastlamak da mümkün.

    Pompei’nin diğer ilginç bir özelliği de genelevleri. Önemli bir ticaret şehri olduğu için pek çok yabancı ziyaretçiye ev sahipliği yapmış tarih boyunca. Şehirde otuzbeş adet genelev olduğu düşünülüyor. Bunların en büyüğü Lunapare, iki katlı ve on odalı bir bina. Alt katlardaki odalar önemsiz müşterilere tahsis edilirken, üst katlar daha pahalı olduğu için paralı müşterilere kiralanırmış. Her odanın kapısının üzerinde farklı pozisyonları gösteren menüler mevcut. Farklı ülkelerden gelen tüccarlar, kadınlarla aynı dili konuşmadıklarından, anlaşmak konusunda zorluk yaşanmaması için istedikleri menüyü işaret etmeleri yeterli olurmuş. Lupanare’de odalar oldukça ufak ve konfordan uzak. Sadece bir yatak göze çarpıyor. Şehrin geniş bulvarında yürürken rehberimiz bize yerde Lunapare’nin yönünü gösteren penis şekilli oymaya dikkatimizi çekti. Müşterilerin mekanı kolay bulabilmesi için bu işaret evlerin duvarlarında ve caddelerde kullanılmış çokça. Aynı zamanda fallus bereket anlamına geldiği için, şekil kadınlar tarafından takı olarak da giyilmiş.

    Eski şehirlerin taş kalıntılarını gezdiğimde düşünürüm karşılaştığım detaylar hakkında. Günümüzün imkanları ile kıyaslamaya çalışırım. Binlerce yıl önceki hayat günümüzün modernizmine göre çoğu zaman küçümsenir. Sanki o zaman daha aptallardı da yıllar geçtikçe akıllanıp, ancak şimdiki teknoloji düzeyine ulaştıktan sonra daha konforlu hayatlar yaşamaya başladık. Oysa ki M.Ö ki yüzyıllarda da sistemler vardı. Şimdi kullandığımız aynı sistemlerin temelleri kullanılmıştı şehirlerde. İnsan ihtiyaçları, arzuları, ihtirasları değişmedi. Temelde değişmedik. Sadece artık daha parıltılı ve pürüzsüz objeleri tercih eder olduk. Eğer mükemmellik yüzeylerdeyse, evet yüzeysel olduk.

    Günümün ikinci durağı Vezüv yanardağı oldu. Ulusal Park olan dağın eteklerini otobüs ile 1000 metreye kadar tırmandık. Vezüv’ün zengin bir faunası var. Otuz farklı tür memeli, yüzelli kuş türüne ev sahipliği yapmasının yanı sıra, toprağın mineraller açısından zengin olmasından dolayı da ödüllü domatesleri var bu bölgenin. Manzara ise ayrı etkileyici. Biletlerimizi aldıktan sonra tırmanmaya başladık. Elimize birer sopa tutuşturdular girişte. Tırmanış o kadar da kolay değildi. Hiç durmadan aynı tempo ile tırmanmak gerekiyor. Büyük kraterin denizden yüksekliği 1280 metre olmasına rağmen dönerek tırmandığımızdan yaklaşık iki kilometre kadar yol kat etmiştik. Kratere ulaştığımda nefes nefeseydim. Vezüv şu an uyuyan bir yanardağ. Tekrar patlayacağını düşünüyorlar. Ama ne zaman olacağı bilinmiyor. Kraterin genişliği yaklaşık 500, derinliği ise 250 metre civarında. Koleksiyonum için bir iki volkanik taş aldım. Etna Yanardağından da taş numunelerim var evdeki çanağımda. Sonsuz mavilik insanı sarhoş edecek kadar derin ve göz alabildiğine Vezüv’ün zirvesinde. Keşke taze havayı içime çekecek biraz daha zamanım olsaydı. Organize turların en büyük sorunu zamanın kısıtlı olması ne yazık ki. Şehre dönmemiz gerekiyordu. İniş, çıkıştan daha az yorucu oldu, dizleri zorlamasını düşünmezsek eğer. En azından ciğerlerim acıdan kıvranmıyordu otobüse vardığımda.

    Vezüv, Napoli’ye sadece yirmi kilometre uzaklıkta. Şehre vardığımızda akşam olmak üzereydi ve yemek zamanıydı. Alışveriş caddesinde inip kendime yemek yiyebileceğim düzgün bir restaurant bulmaya çalıştım. Napoli’de yemek yiyecek bir yer bulmak Roma’dan çok daha zor ne yazık ki. Piazza del Martini’de etrafıma bakınmaya başladım. Gözüme hoş bir bar ilişti. Garsonlardan birine nerede yemek yiyeceğimi sorduğumda bana barların, pubların yoğunlukta olduğu Via Alabardieri’deki Umberto’yu tavsiye etti. Çok doğru bir seçim olduğunu anladım mekana varır varmaz. Yerel insanların tercih ettiği bir yerdi. Balık yiyip, beyaz şarap içtim ufak bir şişe. Günün bütün yorgunluğu, tozu toprağı bir anda yok olmuştu. İtalyan şaraplarının her derde deva olduğunu düşünmeye başladım.

    images (3)Napoli’de son bir günüm vardı ve hiçbir planım yoktu. Ne güzel, sokaklarda avare avare dolaşıp cafeden cafeye zıplarım diye hayal ediyordum. Nitekim de öyle oldu. Napoli’ye özgü el sanatlarının satıldığı S. Gregorio Armeno’ya daracık sokaklardan geçerek ve elimdeki şehir haritasını takip ederek vardım. Çok renkli bir bölge burası. Her yerde Pulcinella, yani palyaço balet figürlerini görmek mümkün. Napoli’nin simgesi olan palyaçonun yanı sıra, bereket simgesi olan büyüklü küçüklü kırmızı biberler de göze çarpıyordu. Buzdolabıma yapıştırmak için mıknatıs ve bir iki hediye de alıp sokağın içlerine doğru fotoğraf çekerek ilerlemeye devam ettim. Napoli’ye gelmeden önce konuştuğum pek çok kişi, sokaklarda elimde fotoğraf makinelerimle yürürken çok dikkat etmem gerektiğini, hatta mümkünse büyük makinemi yanıma almamamı salık vermişlerdi. Bense tam bir turist edasıyla her yerimden makine ve aksesuar sarkarak sokaklarda yürürken kendimi hiç güvensiz hissetmedim. Nitekim başıma herhangi kötü bir olay da gelmedi. Napoli’nin turistik bölgeleri oldukça Güvenli. Tabi tren istasyonu civarı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Zaten oralarda da dolanıp fotoğraf çekmeyi arzu etmezdim.

    Kahve zamanı gelip çatmıştı. Yeraltı şehrini gezmeden önce Piazetto Nilo’da sevimli bir cafeye oturup espresso ve prosecco molası vererek, seyahat defterime günün duygularını karaladım. Gelip geçen insanları izledim. Turist olmak yorucu bir iş aslında. Ara ara zamanı durdurup, keyfini çıkarmak gerek anın. Napoli’de olduğumun farkına vardım.

    Napoli’nin meşhur yeraltı şehri Sotterranea gerçekten görülmeye değer ilginç bir yer. Şehir asırlar boyunca İtalyanların tufo dedikleri katman katman volkanik külün içinden oyularak yükselmiş. Yunanlılar tufoyu kazarak M.Ö. 470 yıllarında “Yeni Şehir” anlamına gelen Neapolis’i kurmuşlar ve şehrin ismi daha sonra Napoli olarak değişmiş. Ama ilk kazılar çok daha eskilere, M.Ö. 5000 yıllarına kadar gidiyor. Daha sonra Romalılar tufoya, tüm şehrin altına yayılan su kanalları oymuşlar. İlk hıristiyanlar ise mağaralar kazarak buralarda dua etmişler. Yeraltı şehri 1880 yılında kolera salgınının baş göstermesi sonucunda II. Dünya Savaşı’na kadar kapalı kalmış. Savaş sırasında ise yeraltı şehri Napolitanlara sığınak olmuş.

    İlk durağımız 6000 kişilik kapasitesi ile zamanında Nero’nun depreme rağmen sahne performansına devam ederek şarkı söylediği M.Ö. 1. yüzyıldan kalma yunan-roma tiyatrosu. Şu an bu tiyatronun üstünde otuza yakın aile yaşamakta. Bu yüzden de tiyatronun tümünü kazıp çıkaramıyorlar. Napoli’de yıllanmış tarih ve gündelik hayat birlikte, iç içe akıp gidiyor görünüşe göre. Turumuz bizi, zamanında sahne arkası olarak kullanılan bölüme kadar götürebildi. Tiyatronun tamamı şehrin dar ve çapraşık sokakları altında kaybolup gidiyor.

    Birbirine bağlı tünellerde dolaşarak ikibin yıl boyunca kullanılmış su kanallarını keşfettik. Rehberimiz bir açıklıkta elimize mumlar tutuşturarak bizi, bir kişinin bile çok zor geçebileceği su kanallarına sokarak onu izlememizi söyledi. Kanalın sonunda suyun toplandığı bir havuza vardık. Yerin altında büyükçe bir şehir olduğunu o zaman çok daha iyi anladım. Yolumuzun üzerinde savaş sırasında sığınak olarak kullanılmış bölümlerde, artık paslanmış ve tarihteki tozlu yerlerini almış çocuk bisikletleri, arabalar, ve bir takım objeleri gördük. Bombalardan kaçan insanlar burada sonlarının ne olacağını bilmeden günler, belki de haftalar geçirmişler ve duvarlara umutsuzluklarını anlatan sözcükler kazımışlar. Duvarlara dokunup onların çaresizliklerini hissetmeye çalıştım. Oradaydılar, yaşamış, korkmuş, dua etmiş, ağlamış ve sonra da yok olup gitmişlerdi. Çok eski bir şehir Napoli.. Tıpkı Anadolu şehirleri gibi… Üzerinden gelip geçen medeniyetlere tanık olmuş boyuna…

    Dönüşte gözüme kestirdiğim bir yerel restauranta gittim akşam. Daha sonradan yerel olmadığını, daha çok kuzey yemeklerinden oluşan bir menüleri olduğunu öğrendiğimde kalkıp başka bir yer arayamayacak kadar yorgundum. Restaurant boştu, tek müşterileri bendim. Ne yiyeceğimi bilmediğimi anlayan sevimli şef yanıma gelerek bana küçük tadlar hazırlayacağını söyledi. Çok sevinmiştim. Her tabaktan sonra yanıma gelip beğenip beğenmediğimi sordular. Domuz sosisi hariç yediğim herşey lezzetliydi. Sanıyorum bir aile restaurantıydı. Arka masada, dostlar arasında muhabbet ve yemek hazırlığı sürüyordu ben ayrılırken.
    ESRA BESTEL – 24 KASIM 2012


Yazan - 5 Aralık 2013. Kategori MANŞET. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık
0 0 Oylar
Okuyucu puanı
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
Bütün yorumları gör
This site is protected by reCAPTCHA and the Google Privacy Policy and Terms of Service apply.
0
Düşünceleriniz bizim için önemlidir, lütfen yorum bırakınız.x
()
x