III.Türkiye Zoonotik Hastalıklar Sempozyumu Sonuç Bildirgesi


Üçüncü zoonotik hastalıklar sempozyumu; Sağlık Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı, Türk Veteriner Hekimleri Birliği ve Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği’nin ortak organizasyonu ile 1-2 Kasım 2010 tarihleri arasında TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi konferans salonunda 400’den fazla katılımcı ile yapılmıştır. Sempozyum, Veteriner hekimlik ve Tıp alanında konusunda uzman bilim insanlarının katkıları ile gerçekleştirilmiştir.

İnsanlarda görülen toplum kaynaklı enfeksiyonların %60’ını zoonozlar oluşturmaktadır. Son 30 yılda yeni ortaya çıkan enfeksiyonların %75’i zoonotik karakterlidir. Ayrıca biyoterörizm ajanlarının da %80’ini zoonozlar oluşturmaktadır.  Ülkemizde de 2002 yılından itibaren KKKA, kuş gribi, tularemi, hantavirus, domuz gribi, Batı Nil ensefaliti gibi zoonozlar önemli sağlık sorunu olarak karşımıza çıkmıştır. Bunun temelinde yatan sebepler arasında, sosyoekonomik  faktörler, ekosistemdeki değişikler ve küresel ısınmanın olduğu gösterilmiştir.

Bu sempozyumda ülkemiz için önemli olan zoonozlardan; Tularemi,  Bruselloz, Kuduz, KKKA, Şarbon, Batı Nil Ensefaliti ve Hantavirus gibi hastalıklar yabancı uzmanların da katıldığı, yerel yönetimlerin de dahil olduğu tüm ilgili tarafların katılımı ile ele alınmıştır.

TULAREMİ

Tularemi ülkemizde endemik bir hastalıktır. Yakın zamana kadar ağırlıklı olarak Marmara, Batı ve Orta Karadeniz bölgelerinden olgular bildirilmiştir. Ancak son salgınlarda, İç Anadolu Bölgesinden (Yozgat, Çankırı, Kütahya vb) bildirilen olgu sayısındaki belirgin artış dikkati çekmektedir. Ülkemizde daha az patojenik tip olan F. tularensis alttür halorctica görülmekte olup, hastalığın orofaringeal formu yaygındır. Bildirimi zorunlu hastalıklar listesinde C grubunda yer almaktadır.

Ülkemizde bildirilen olgu sayısı her yıl giderek artmaktadır. Bu artışın nedeni araştırılması gereken konulardan biridir. Hastalığa karşı farkındalığın artması, insan aktivitelerinde ve ekolojik dengelerdeki değişiklik ya da laboratuvar tanı yöntemlerindeki gelişmeler tespit edilen olgu sayısındaki artışın muhtemel nedenleri arasında sayılabilir.

Ülkemizdeki olguların büyük çoğunluğunun su kaynaklı olması nedeniyle hastalığın kontrolünde en önemli nokta sağlıklı içme suyu ve güvenli gıdanın sağlanmasıdır.

BRUSELLOZ

Bruselloz tüm dünyada yaygın bir zoonozdur. Türkiye bruselloz insidansı yüksek ülkelerdendir. Olguların çoğu hayvancılığın yoğun yapıldığı Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden bildirilmektedir. Bu bölgelerde hayvanlarda seropozitiflik oranı yüksektir. Orta ve Doğu Karadeniz sahilinde ise seroprevalans oldukça düşüktür.

Ülkemiz için bruselloz hem insan, hem de hayvan sağlığı açısından önemli bir morbidite ve ekonomik kayıp nedenidir. Hayvanlarda et ve süt kaybı, düşük, infertilite ve ölüme neden olmaktadır. Bu durum ciddi ekonomik kayıplara yol açmaktadır. Bir taraftan hayvan sahiplerine yüklü miktarda tazminat ödenmekte, bir taraftan da test-kesim yöntemi için para harcanmaktadır.

Bruselloz ile mücadelede yaygın aşılama, bağışıklığın izlenmesi, etkin ve hızlı tanı, erken uyarı sistemi ile bruselloz vakalarının bildirimi, hayvan hareketlerinin kontrolü, biyogüvenlik önlemleri, paydaşlar arası işbirliği, eğer veriliyorsa tazminatların zamanında verilmesi, akut vakaların itlafı, ari sürülere sertifika verilmesi, ariliğin sürdürülebilmesi amacıyla sürüye yeni hayvan girişlerinin kontrollü ari sürülerden olması ve tüm bu işlemler sırasında sanitasyon kurallarına uyulması, alınması gereken başlıca önlemlerdir. Aşılama mücadelede en kolay ve en ekonomik yoldur. Eradikasyon programını başarıyla uygulayan ülkelerde, aşılama bırakıldıktan sonra seroprevalansın arttığı gözlenmiştir. Bruselloz eredikasyon programları Kuzey Avrupa, Kuzey Amerika ve Yeni Zelanda’da başarılı olmuştur. Buna karşın Akdeniz, Asya ve Orta Doğu ülkeleri bruselloz kontrolü ve eradikasyonunda başarılı olamamıştır.

Ülkemizde bruselloz eradikasyon programına 1984 yılında başlanmış ve 26 yıl sürmesi planlanmıştır. 2000 yılında programda revizyon yapılmıştır. Bu proje gereğince hastalığın ortaya çıktığı yerlerde genç aşılaması yapılmaktadır. Ancak bu programdan beklenen başarı elde edilememiştir. Bu nedenle Tarım Bakanlığı tarafından 10 yıl sürmesi planlanan (2020) yeni bir proje geliştirilmiştir. Bu projede, erginler de dahil tüm hayvanlara yoğun aşılama yapılarak (büyük başlara 2 yıl, küçük başlara 5 yıl) prevelansın %1 altına düşürülmesi ve bunda sonra test-kesim metodunun uygulanması hedeflenmektedir. Aşılama kitlesel olacağından (genç hayvanlarla birlikte erişkin hayvanlar) uygulama kolaylığı nedeni ile konjunktival aşılama gündeme gelmiştir. Ancak bu kadar fazla miktarda aşının üretimi ve maliyeti sıkıntı yaratması muhtemeldir. Aşı üretimi aşamasında kamu kuruluşları yanında özel sektörden de destek alınması düşünülmelidir. Eğer aşılamada başarılı olunursa test-kesim yöntemine geçilebilir. Bu testlerin akredite edilmiş laboratuvarlarda doğru çalışılması son derece önemlidir. Aksi halde gereksiz hayvan kesimlerine neden olunabilir. Pojeye başlamadan önce prevalans çalışmasının yapılması, kullanılacak yöntemler ve aşının belirlenmesi, ekonomik analiz gibi hazırlık çalışmalarının yapılması planlanmaktadır. Ülkemizdeki prevalansı belirlemek için bir pilot çalışma başlatılmak üzeredir.

Hayvanlarda en başarılı aşılar melitensis REV-1 ve abortus S-19 canlı attenüe aşılarıdır. Günümüzde yeni geliştirilen aşılar olmasına karşın, bunların önemli dezavantajları olması nedeniyle henüz yaygın kabul görmemiştir.

Bruselloz eradikasyon projesinde başarılı olmanın en önemli şartı ayrı bir proje olarak hazırlanması ve kendine ait ayrı bir bütçesi ve ayrı bir yönetimi olmasıdır. Çünkü projenin başarısızlığında en önemli sorun, yeterli kaynağın aktarılmamasıdır.

Bruselloz ülkemizde A grubu bildirimi zorunlu hastalıklardandır. Sağlık Bakanlığı da brusellozun kontrolüne yönelik bir takım çalışmalar yapmaktadır. Sağlık çalışanları ve halka eğitim verilerek bilinçlendirilmesi, tanı ve tedavi algoritmalarının hazırlanması, Bruselloz Bilimsel Danışma kurulu oluşturulması, brusellozda hasta yükünün çıkarılmaya başlanması, eğitim modülü hazırlanması ve ilgili kurumlarla işbirliği yapılması bu çalışmalar arasında yer almaktadır.

KUDUZ

Türkiye’de kuduz en çok köpeklerde (%65) tespit edilmektedir. İkinci sırada sığırlar (%20) gelmektedir. Yabani hayvanlarda kuduz oranı ise %5 bulunmuştur. Başlatılan bir çalışmada, ülkemizde yarasalarda şu ana kadar kuduz virüsüne rastlanmamıştır. Hayvanlarda kuduz insidansı Marmara, Ege, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yüksektir. İç Anadolu bölgesinde ise kuduza rastlanmamıştır. Eskiden yapılan aşılamanın bunda rolü olduğu düşünülmektedir.

Köpek kuduzu insidansı ülkemizde 1990 yılından beri giderek azalmıştır. Ülke çapında yapılan parenteral aşılma kampanyasının bunda rolü olduğu düşünülmektedir. İnsanlarda bildirilen kuduz vakaları da giderek azalmaktadır. 2009 yılında 2, 2010 yılında ise 1 insan olgusu bildirilmiştir. Kuduz şüpheli temasların %71’i köpek, %20’si kedi, %1-2’si vahşi hayvan temasıdır. Riskli temas durumunda kuduz profilaksisi, 2001 yılında Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan ‘Kuduz Korunma ve Kontrol Yönergesi’ ne göre yapılmaktadır. Ayrıca, Kuduz Bilimsel Danışma Kurulu oluşturulmuş ve bu yönergenin revizyonu planlanmıştır.

Ülkemizde kuduz ile mücadelede en büyük sorun sahipsiz hayvanların kontrol edilememesidir. Bu hayvanların aşılama ve kısırlaştırma çalışmaları yetersizdir. Yakın zamanda başlatılan ‘Kuduz Hastalığı Kontrol Projesi’ kapsamında evcil ve sahipsiz hayvanlar ile Ege Bölgesindeki yabani hayvanların aşılanması, hayvan barınakları ve laboratuvarların geliştirilmesi planlanmıştır. Bu proje ile Ege Bölgesinde tilkilerde kuduz pozitiflik oranı azalırken diğer bölgelerde yaban hayatında pozitiflik oranı artmıştır. Sahipsiz hayvanlarda aşılamada ise başarısız olunmuştur. Bunun nedeni olarak sahipsiz hayvan sayısının bilinmemesi ve aşılanan hayvan oranının hesaplanamaması gösterilmiştir. Belediye ve sivil toplum örgütlerinin aşılama kampanyasına ilgisinin düşük olması ve aşılanan hayvan sayısının az olması, kanunlar çerçevesinde itlaf gerektiğinde sivil toplum örgütlerinin engellemesiyle karşılaşılması ve bundan çekinilmesi diğer karşılaşılan sorunlardır.

Kuduz ile mücadelede; sahipli ve sahipsiz hayvanları kimliklendirme ve takip sistemi, hayvanları aşılama ve karantinaya alınması, yeterli miktarda hayvan barınakları kurulması ve sahipsiz hayvanların rehabilitasyonu, itlaf, halkın eğitimi, belediye ve sivil toplum örgütleri ile işbirliği, kanunlarla verilen yetkilerin gerektiğinde kullanılması, avcı dernekleri ve güvenlik güçleri ile işbirliği, yeterli bütçe ayrılması, araç-gereç ve alt yapının sağlanması yapılması gereken işlerdir.

KIRIM KONGO KANAMALI ATEŞİ

Ülkemizde ilk kez 2002 yılında görülmeye başlayan hastalık ülke genelinde giderek yayılmış ve 2008-2009 yıllarında pik yapmıştır. Endemik bölgelerde yapılan seroprevelans çalışmalarında %12.8 ve %17 gibi rakamlara ulaşılmıştır. 2010 yılında ise vaka sayısında %35 kadar bir azalma olduğu gözlenmiştir. Bu düşüşte Sağlık Bakanlığı ve Tarım Bakanlığı tarafından yapılan çalışmaların (halk ve sağlık personelinin eğitimi, kene kontrolü, hayvanların ilaçlanması vb) etkisinin olduğu düşünülmektedir. Aşı çalışmaları da bir taraftan devam etmektedir. Rekombinant ve inaktif aşı oluşturulması için çeşitli projeler yürütülmektedir. Hastalıktan korunma için, eğitim çalışmalarının sürekliliği ile birlikte kenelerle mücadelenin de devam etmesi (çiftlik hayvanlarının düzenli ilaçlanması, ilaçlamanın hayvan sahibine yaptırılmaması, sahada çalışan veteriner sayısının artırılması vb) gerekmektedir.

ŞARBON

Şarbon primer olarak hayvanlarda görülen bir hastalık olup insanlarda görülmesi ülkenin gelişmişlik düzeyi ile ilgilidir. Ülkemizde en sık deri şarbonu (%96.9) görülmekte olup çoğunlukla kontamine materyal ile (hasta hayvanlar ve çıkartıları) direkt temas sonucu ortaya çıkar. Ülkemizde basilin 71 genotipi saptanmıştır ve bunların tümü A majör grubunda yer almaktadır. Bu suşlar Kafkaslardaki suşlar ile benzer bulunmuştur.

Ülkemizde her yıl hastalıkta giderek bir azalma olduğu gözlenmektedir. Hayvanların aşılanması (hastalık görülen yerlerde tüm hayvanları 5 yıl boyunca aşılama), hasta hayvanların çıkartılarının temizlenmesi, ölen hayvanların en az 2 m derine gömülmesi veya kireç dökülmesi, ölen hayvana otopsi yapılmaması, kontamine alanların dekontaminasyonu, hastalığın bildirimi, eğitim, doğru tanı ve tedavi, aile içi bulaşın önlenmesi başlıca korunma ve kontrol yöntemleridir.

BATI NİL ENSEFALİTİ

Aslında 1960’lı yıllardan itibaren yapılan seroprevalans çalışmalarında ülkemizde varlığı tespit edilen Batı Nil Virüsü, 2010 Ağustos’unda Manisa’da görülen ensefalit vakaları ile gündeme gelmiştir. Aynı dönemde Yunanistan ve Rusya’da da benzer vakalar tespit edilmiştir. Ülkemizde vakaların ilk tespit edildiği tarihten günümüze kadar 44 vakada Batı Nil Virüsü saptanmış ve bunların 7’si (515.9) kaybedilmiştir. Bu vakalar Ege, Marmara, Akdeniz, İç Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinden bildirilmiştir.

Hastalıktan korunma kontrolde anahtar nokta sivrisinek popülasyonunun kontrolüdür. Bu amaçla su birikintileri ortadan kaldırılmalı, sivrisineklerden korunmak amacıyla repellent, sivrisinek savar aletler ve sineklik gibi yöntemlere başvurulmalı, ölü kuşlara çıplak el ile dokunulmamalı ve toplum hastalık ve korunma konusunda bilgilendirilmelidir. Sadece hayvanlarda kullanılan inaktif aşıları mevcut olup henüz insanlar için kullanıma sunulmuş bir aşı mevcut değildir.

Önümüzdeki yıl bahar ve yaz aylarında hastalığın tekrar aktivite kazanması beklenmektedir. Bu nedenle insan sürveyansı (pasif veya aktif) ve hayvan sürveyansı (kuş, at, sivrisinek) yapılmalıdır. Eğitimlerle halkın ve sağlık personelinin hastalığa karşı farkındalık düzeyi ve ilgisi artırılmalıdır. Ülkemizde henüz daha bildirimi zorunlu hastalıklar listesinde yer almayan Batı Nil ensefalitinin C grubu bildirimi zorunlu hastalıklar listesine dahil edilmesi planlanmaktadır.

HANTAVİRÜS

Ülkemizde 2009 yılında tespit edilen Hantavirüs renal sendrom ağırlıklı olarak Karadeniz bölgesinde ve ilkbahar-yaz mevsiminde görülmektedir. Muhtemelen daha önceki yıllarda da ülkemizde var olan hastalığın Batı Karadeniz Bölgesinde seroprevelansı %6 olarak bulunmuştur. Bu hastalıkta hekimlerin tanıyı atlamamaları son derece önemli olup, farkındalık düzeyinin ve ilginin artırılması için hastalığın daha fazla gündeme getirilmesi gerekmektedir. Tüm dünyaca kabul görmüş bir aşısı ve tedavisi olmayan hastalıktan korunmada farelerle mücadele ve hijyene dikkat edilmesi korunmanın esasını teşkil etmektedir.

SONUÇ

Zoonotik hastalıklar ülkemiz için ciddi bir sağlık sorunudur. Bu alanda çözüm bekleyen önemli meseleler vardır. Sempozyumun sonunda, toplantıya katılan tüm birimlerle birlikte yapılan ortak değerlendirme sonucunda tespit edilen sorunlar ve çözüm önerileri:

  1. Zoonozlarla mücadelede çok disiplinli yaklaşım ve sektörler arası iş birliği kritik öneme haizdir. İyi organize olmuş, disiplinler ve sektörler arası iş birliği yapan ülkeler zoonozlarla mücadelede başarılı olmaktadırlar. Ancak bu işbirliği yapıcı, istek ve beklentiler de gerçekçi ve uygulanabilir olmalıdır. Bu konuda Sağlık Bakanlığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile Çevre Bakanlığının iş birliği ve koordinasyon içerisinde hareket etmesi önemlidir. Enstitüler, Üniversiteler, Eğitim Araştırma Hastaneleri ve yerel yönetimler gibi kurumların da desteği alınarak sorunlara çözüm üretilmelidir.
  2. Bu tür toplantılar daha sık yapılmalı, ortak kararlar alınmalı, alınan kararların uygulanıp uygulanmadığı ve süreçler takip edilmelidir.
  3. Zoonoz Milli Komitesi, yapılacak yasal düzenleme ile tavsiye kurulu olarak değil yaptırım gücü olan bir kurul şekline dönüştürülmeli, alınan kararları uygulamayanlar sorumlu tutulmalıdır. Ancak bu şekilde kurulun daha etkili çalışması, daha başarılı sonuçlar alınması için gerekli bütçenin aktarılması mümkün olabilir.
  4. Sektörler arası ortak bir veri tabanı oluşturularak daha üst düzeyde veri paylaşımı sağlanması, çalışma verimini artıracak ve eksiklerin giderilmesinde yardımcı olacaktır.
  5. Sektörler arası ortak projeler üretilmeli, toplumun zoonozlar konusunda farkındalık ve bilgi düzeyi artırılmalıdır.
  6. Karar alıcılara özellikle fayda-maliyet analizleri yapılarak harcanacak bütçe karşılığında elde edilecek yararlar sunulmalı, zoonozlarla mücadeleye gereken kaynağın aktarılması sağlanmalıdır.
  7. Projeler merkezde oluşturulmalı, icra ise yerel otoriteler tarafından yapılmalıdır. Yerel yönetimler ve belediyeler de mücadelede yer almalıdır.
  8. Projelerde istenen başarıya ulaşamamanın en önemli nedenlerinden biri de mali desteğin yetersiz olmasıdır. Her bir proje için ayrı bir bütçe hazırlanmalı ve yeterli mali destek sağlanmalıdır. Gerekirse sektörler arası işbirliği yapılmalı, sivil toplum örgütlerinden yardım istenmeli veya uluslararası kaynak bulunmalıdır. Örneğin; kaynak azlığı nedeni ile sadece Ege Bölgesinde yaban hayatında kuduzu azaltmaya yönelik yapılan ve başarılı olunan proje, diğer bölgelere de kaydırılmalıdır.
  9. Sürveyans diğer önemli bir konudur. Sadece vakaları değil, vektör ve rezervuarları da içerecek şekilde yapılmalıdır.

10. Veteriner halk sağlığı, insan sağlığı içerisinde de olmalıdır. Günümüzde veterinerler sadece tarım içerisinde yer almaktadır. Özellikle epidemiyoloji çalışmalarda veterinerler, hatta zoologlar da olmalıdır.

11. Yerel yönetimler dahil Veteriner hekimlik teşkilatı güçlendirilmelidir.

12.  Zoonotik hastalıkların kontrolünde erken tanı ve erken uyarı sitemi önemlidir. Bu amaçla tanı ve tedavi kapasitesi daha da geliştirilmelidir.

13. Koruyucu önlemler arasında aşılama çok önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle gerek hayvan gerekse insan aşı çalışmalarına hız verilmelidir.

14. Aile hekimliğine geçtiğimiz bu günlerde sahada vakaların atlanmaması için, Aile Hekimlerine zoonozlar konusunda hizmet içi eğitimler yapılmalıdır.

15. Tıp ve Veteriner fakültelerinde eğitimlerde zoonozlara daha fazla önem verilmeli, ortak eğitim programları düzenlenmeli ve ortak çalışma ya da tezler yapılmalıdır.

Sonuç olarak;

“Tek Dünya Tek Sağlık” sloganı ile Veteriner ve tıp doktorlarının zoonozlarla mücadelede iş birliği yapmaları gereklidir. Bir ülkenin kalkınmışlığı ile zoonotik hastalıkların insidansı bir indikatör olarak ele alınmalı, zoonozlarla mücadeleye gereken önem verilmeli ve yeterli kaynak ayrılması sağlanmalıdır. Günümüzde Dünyadaki 16. büyük ekonomiye sahip olan ülkemiz için zoonotik hastalıklarla mücadele, milli bir mesele olarak ele alınmalı, üst düzeyde iyi bir koordinasyon ve yeterli kaynak aktarımı ile sorunun üstesinden gelinebileceği bir kez daha vurgulanmaktadır.

TC Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü

TC Sağlık Bakanlığı Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı

TC Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Koruma Kontrol Genel Müdürlüğü

Türk Veteriner Hekimleri Birliği

Türkiye Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanlık Derneği


Yazan - 13 Kasım 2010. Kategori SAĞLIK. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık
0 0 Oylar
Okuyucu puanı
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
Bütün yorumları gör
This site is protected by reCAPTCHA and the Google Privacy Policy and Terms of Service apply.
0
Düşünceleriniz bizim için önemlidir, lütfen yorum bırakınız.x
()
x