Osmanlı’da içki yasaktı ama…


Murat Bardakçı yazdı
m1İçki satışında sınırlama konusunun gündemimize gelmesi üzerine, sizlere asırlar boyu devam etmiş ama 1908’den sonra unutulmuş olan tuhaf bir geleneğimizi, “ayyaşlar bayramı”nı hatırlatmak istedim. İçki ve esrar düşkünü bir grup İstanbullu, her sene Ramazan Bayramı’nın ilk günü Osmanlı tarihinin en namlı içkicileri ile esrarkeşlerinin mezarlarının başında şenlik yaparlardı…
MECLİS’e, alkollü içecekler konusunda bir kanun tasarısı verildi. Tasarı yakında kanunlaşacak ve içkinin artık hiçbir şekilde reklamı yapılamayacak…
Bu konuda birkaç defa yazmamdan sonra çok kişiyi hiddetlendirdiğimi bile bile tekrar söyleyeyim: İçkinin nasıl ve nerede içilmesi ve kaçıncı kadehten sonra durulması gerektiğini pek bilmeyen bir millet olduğumuz için, ben getirilecek bütün sınırlamaları destekliyorum. Senelerden buyana “İngiltere’deki alkol sınırlamalarının aynını uygulasak bile kâfidir” diyorum ve tasarının kanunlaşmasından sonra başlayacak uygulamayı öyle “geriye gidiş” değil, aksine “batılılaşma” olarak görüyorum!
İçki satışında sınırlamanın gündemimize gelmesi üzerine, asırlar boyu devam etmiş ama 1908’den sonra unutulmuş ve artık hatıralarda bile kalmamış olan tuhaf bir geleneğimizi, “ayyaşlar bayramı”nı hatırlatmak istedim…
Ramazanda ağzına içki koymayan yahut topaklarına el uzatmayan alkoliklerle esrarkeşler bayramın gelmesini dört gözle bekler ve o gün büyük bir coşkuyla kendilerine mahsus bir başka bayramı kutlarlardı. Ama bu kutlama öyle büyükleri ziyarete gitmek, el öpmek yahut hürmet arzetmek gibi değil, kendine mahsus bir şenlik ve ziyaret şeklinde olurdu: Ayyaşlar tarafından neredeyse evliya mertebesine çıkartılan iki kişinin mezarına gidilir ve mezarların başında vur patlasın çal oynasın eğlenilirdi.
İşte, bundan 90 küsur sene öncesine kadar İstanbul’a mahsus âdetlerden biri olan “ayyaşlar bayramı”nın ayrıntıları:
İstanbul halkı Ramazan Bayramı’nı kutlamaya başlarken, yani bayramın ilk günü bir garip kafile Edirnekapı tarafında buluşur, sur kapılarından dışarıya sessizce süzülüp ilerlemeye başlardı. Bunlar şehrin en iflâh olmaz esrarkeşleri ve serhoşlarıydı.
Ramazan boyunca mübarek aya saygı göstermişler, ağızlarına içkinin damlasını koymamış, esrar çekmemişlerdi. Artık ramazan sona ermiş, dolayısıyla hürmetten kaynaklanan perhizleri de son bulmuştu.
Otakçılar’a vardıklarında sayıları daha da artar, ellerinde “dem”leri yani içkileri olduğu halde sur kapısının hemen sağındaki salaş kahvede durur, öteki yoldaşlarının gelmesini bekler ve şişeleri kafalarına dikerlerdi. Kalabalık gittikçe artar, yeni gelenler Otakçılar tarafına doğru ilerler ve Fethi Çelebi Caddesi’ne sapıp yolun sol tarafındaki mezarlığa dalarlardı.
İstanbul’un tarih boyunca gördüğü en namlı içicisi ile esrarkeşinin, Bekri Mustafa ile Urfalı Hacı Ahmed Ağa’nın kabirleri buradaydı ve kutlama bu mezarların başında yapılırdı.
Bekri Mustafa’nın kim olduğu mâlûm… Dördüncü Murad zamanında yaşadığına inanılan, padişahın en yakınlarından olduğu söylenen, içkisiyle, fıkralarıyla ve hikâyeleriyle efsaneleşmiş meşhur serhoşumuz… Urfalı Hacı Ahmed Ağa ise, oldukça uzun bir hayat süren ve dünyadan 1801 senesinde 134 yaşında ayrılan İstanbul’un en namlı esrarkeşi…
Ayyaşlar, birbirine yakın olan bu iki mezarın başına böyle bir hay-huy içerisinde gelir, ceplerde ve ceketlerde taşınan şişeler de birer ikişer çıkartılır, salına-devrile yürüyen kafile asıl bayramlaşmayı mezarların başında yapardı.
Serhoşların bayramlaşması öyle birbirleriyle kucaklaşma yahut tebrikleşme değil, tam kendilerine lâyık biçimdeydi: Artık iyice keyiflenmişlerdi, ellerindeki şişeleri nefes almaksızın kafalarına diktikten sonra şişelerin dibinde kalanları gülsuyu serper gibi mezarların üzerine serperler, böyle yaparak mezarları kutsadıklarına inanırlar ve “bayram ikramı”na başlarlardı.
İkram, serhoşların ikişer ikişer gruplar haline gelip ceplerinden çıkarttıkları diğer şişeleri birbirlerinin ağzına götürmeleri demekti. Bu sırada bazı ayyaşlar da tek başlarına bir kenarda içer, sonra da sızarlardı.
Bayram merasimi bu kadarla da kalmazdı; artık sıra serhoş ve esrarkeşlerin, kendilerine pîr kabul ettikleri Bekrî Mustafa ile Hacı Ahmed Ağa’nın mezarlarını süslemelerine gelirdi. Bayram yaza tesadüf etmişse mezarları gelinciklerle ve papatyalarla ama sert kış günlerine denk gelmişse bu defa da defne ve taflan dallarıyla donatırlar, kendi akıllarınca güzelleştirirlerdi.
İşte bu arada gür sesli bir serhoş, şarap hakkında yazılmış bir gazeli nağme ile okumaya başlardı. Gazel “Ben şehid-i bâdeyim dostlar demim yâd eyleyin” yani “Dostlar, ben şarap şehidiyim; yaşadığım ânı yâdedin” diye başlar, “Neyle, meyle bir alah mahbub ile her dem geln / Bezm-i cem âyinini kabrimde mu’tad eyleyin” (Neyle, şarapla ve dostlarla her an gelin ve içki meclisini kabrimde kurun) mısraları ile devam ederdi. Kafileye zaman zaman meraklıların da katıldığı olur ve bu garip âyini bir köşede sessiz sadasız ama derin bir hayret içinde takip ederlerdi.
Esrarkeşlerin bayramlaşması ise başka türlüydü. Hacı Ahmed Ağa’nın mezarının etrafına halka halinde oturur, kalın sarılmış ve elden ele gezen esrarlı sigaradan nefeslenip dururlardı. Tören mekânı bazı bayramlarda daha ötelere taşınır, Silivrikapı dışındaki Kozlu Meydanı’ndaki kır kahvesinde devam ederdi. Polisler resmi kıyafetleriyle dem çekenlerin arasına karışır, esrar resmen yasak olduğu halde hiç müdahale etmeden olup biteni seyrederlerdi.
“Bayram merasimi”nin son bulduğu yer, Edirnekapı idi. Mezarlıktan buraya kadar neş’e içinde, şarkılar söyleyerek gelen kafilenin sesi kapıdan içeri girdikleri anda kesilir, bir sene sonraki bayrama kadar bir daha duyulmaz ve herkes bir tarafa dağılırdı.
Ayyaşlar bayramının kutlanması âdeti 1908’e, İkinci Meşrutiyet’e kadar devam etti ve sonra unutulup gitti.
m2Bayramla ilgili bu bilgileri, Meşrutiyet öncesinde kutlamalara katılmış kişilerden birinin, İstanbul’un bir zamanlar en namlı ve en sert zaptiye âmirlerinden olan ve Beyazıt’taki nezarethane ile hapishane arasındaki “Bekir Ağa Bölüğü”ne ismini veren Bekir Ağa’nın oğlu Ahmet Hamdi Tanyeli’nin bundan yarım asır önce yazdığı kısa nottan naklettim.
Dokuz asır öncesinden edebiyle içki içme dersleri: ‘Ey
oğul, durmayı bil!’
ESKİ devirlerde, devlet adamları için devleti ne şekilde idare etmeleri konusunda öğütler veren kitaplar yazılırdı. Bu eserlere “nasihatname” denir ve içlerinde memleket idaresinin ayrıntılarından satranca; yemek yeme usullerinden yıkanmaya, içki âdâbından yıldızlardan geleceği okumaya, kılıç kullanmaya ve tıbba kadar akla gelen her konuda tavsiyeler yer alırdı.
Bu nasihatnameler arasında en tanınmışı, İran taraflarında bundan 900 sene önce kurulan “Ziyaroğulları” adındaki ufak bir devletin hükümdarı olan Keykâvus’un, oğlu Giylânşâh için kaleme aldığı “Kabusname” isimli Farsça eserdi ve Kabusname Türkçe’ye de defalarca tercüme edilmişti. Bu tercümelerden en önemlisini 1400’lü senelerin başında Mercimek Ahmed yapmış, Türk Edebiyatı’nın son âlimlerinden Orhan Şaik Gökyay da 500 yıl öncesinin bu metnini 1940’larda elden geçirip yeniden yayınlamıştı.
İşte, Kabusname’nin “Şarabın nasıl içilmesi” yani “kafa çekilecekse adam gibi nasıl çekilmesinin” anlatıldığı 11. bölümünden bazı tavsiyeler:
“…Ey oğul, şarapla ilgili olarak sana ne ‘iç’, ne de ‘içme’ diyebilirim. Zira, gençler başkalarının sözüyle hareket etmezler ve kendilerinden başka şekilde düşünenlerin dediklerini yapmazlar. Gençliğimde ben de böyleydim ve söylenenleri kabul etmezdim. Allah tam elli sene sonra bana doğru yolu gösterdi ve tövbe ettim. Eğer içmez isen, iki cihan senin olur.
Bütün bunlardan sonra eğer şaraba başlamamış isen, ne mutlu sana! Ama biliyorum ki gençsin ve yine biliyorum ki dostların sana içireceklerdir. Eğer içersen, tövbeyi gönlünden çıkarma. Her an günahını hatırlayıp Allah’tan bağışlanmayı dile.
…İçeceksen bari yemekten sonra hemen içme ve susuzluğunu içkiyle giderme. İkindiden önce iç, sen serhoş olduğunda akşam da gelmiş olsun ve etraftakiler seni serhoş görmesin.
…Şarap içerken birşeyler yeme ve her zaman evinde iç. İnsanın kendi mekânında içmesi, gök kubbe altında yahut bir ağaç gölgesinde içmesinden çok daha iyidir. Evin gölgesi gizleyici, ağacın gölgesi ise dört bir tarafa rezil edicidir.
…Ey oğul, serhoş olduktan sonra daha fazla içmemeye alış ve hele gece serhoş bir halde yattın ise, sabah kalkınca şaraba devam etme. O vaziyette kıldığın namaz kabul olmaz, kazaya kalır. Gecenin serhoşluğu ile gündüzün serhoşluğu biraraya gelirse, insan deli gibi olur. Allah, geceyi rahat etmek için yaratmıştır. Allah insanın başını ağırlaşmaktan, göz kapaklarını şişmekten, gövdesini titremekten, beynini zonk zonk etmekten, deli, serhoş ve hasta olmaktan korusun. Nadir de olsa sabahları içiyorsan, bunu sakın ola ki âdet haline getirme.
…Şarap içmeden bir iş yapamaz hale gelsen bile, bari cuma geceleri içme. Gerçi şarap her zaman haramdır ama cuma gecesine de hürmet gösterilmesi gerekir. Böylelikle cuma namazına mahmur halde gitmemiş ve içtiğin diğer gecelerin ayıbını da halkın gözünde ortadan kaldırmış olursun. Bir sene içinde 48 adet cuma gecesi vardır, bu gecelerde içmediğin takdirde 48 adet şarabın parası yanına kâr kalır, aynı zamanda vücudun içtiğin diğer altı gecenin verdiği zahmetleri o gece temizler.”
Habertürk

Yazan - 12 Mayıs 2013. Kategori MANŞET. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık
0 0 Oylar
Okuyucu puanı
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
Bütün yorumları gör
This site is protected by reCAPTCHA and the Google Privacy Policy and Terms of Service apply.
0
Düşünceleriniz bizim için önemlidir, lütfen yorum bırakınız.x
()
x