Üniversitelerimiz Sadece Cinsiyet Eşitliğine Değil,Genel Anlamda Eşitliğe Duyarsızdır!


universite_1

 

 

 

ÜNİVERSİTELERİMİZ SADECE CİNSİYET EŞİTLİĞİNE DEĞİL, GENEL ANLAMDA EŞİTLİĞE DUYARSIZDIR!

 

 

Prof.Dr. Tülin AKSOY, Akdeniz Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü, ANTALYA.

 

 

Kapalı kapılar ardından doçent olan öğretim üyelerinin (kadın ya da erkek), yerli otomobil/tank geliştirmede ya da yerli tavuk/sığır/arı ıslah etmede çok başarılı olmaları beklenemez. Şeffaflığın, hesap vermenin olmadığı yerde bilimsel ve yönetsel yozlaşma da eşitsizlik de kaçınılmazdır.

 

Dün Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanlığının ev sahipliğinde “Toplumsal Cinsiyet Eşitliğine Duyarlı Üniversite Çalıştayı” toplandı1, 2. Yükseköğretim Sistemimiz (YÖS), uzunca süredir özellikle rektör adaylarının seçimi ve atanması konusu çerçevesinde gündemde yer bulmaktadır. Ancak konunun enine boyuna, geniş platformda ve en önemli dış paydaş olan halkın önünde tartışılmadığı da aşikârdır. YÖS’le ilgili cılız eleştiriler ve özeleştirilere rastlıyoruz ama konunun hak ettiği önemi kamuoyu olarak halen göstermiyoruz.

 

Söz konusu çalıştayın başlıca temaları sırasıyla; (a) “Toplumsal cinsiyet eşitliği” konusunda bir dersin üniversite öğrencilerine okutulması, (b) akademik ve idari personele toplumsal cinsiyet farkındalığının kazandırılması, (c) üniversitelerde toplumsal cinsiyet eşitliğinin görünürlüğünün sağlanması, (d)  üniversite ortamında şiddet, cinsel taciz, istismar ve mobbing, idi3.

 

Kimse durduk yerde “yoğurdum kara” demez, ancak böylesi bir çalıştayın yapılmış olması, en hafifinden, YÖK Başkanlığının “yoğurdum beyaz değil, grimsi” demesi anlamına gelmektedir. Bu vb faaliyetleri, bir çeşit özeleştiri mekanizması başlatma girişimleri olarak görmek mümkün. Açılış konuşmasında YÖK Başkanı Sayın Prof.Dr. Y. SARAÇ, “üniversiteler olarak neyi, nasıl yaptığımızı yeniden düşünmek zorundayız1” diyerek, biz akademisyenleri ve özellikle de her düzeyden yöneticilerimizi, yaptıklarımızı daha doğrusu yapabildiklerimizi ve yap(a)madıklarımızı sorgulamaya ve öncelikle iç paydaşlarımızla bunları paylaşmaya ve konuşmaya davet ediyor. Bu gibi açıklamaların kamuya açık ortamlarda dile getirilmesi de, kamunun hakemliğine ihtiyaç duyulduğunun göstergesidir aynı zamanda.

 

Sn SARAÇ’ın bir başka açık sözlülüğüne, gazeteci Sn Taha AKYOL’un köşesi aracılığı ile tanıklık ettik. Rektör seçimleri ve atamaları konusunda adaletsizlik yapıldığına inanan ve konuyu sıkça ele alan Sn AKYOL’a YÖK Başkanının telefonla ulaştığını ve bir bilgi notu gönderdiğini anlıyoruz. Gazetecimiz, YÖK Başkanının “akademik ortam bugün vasat değil, vasatın altındadır; siyaset, akrabalık, ideoloji gibi faktörler akademik tercihlerde rol oynamamalıdır ve akademik hayatta tek ölçü evrensel akademik standartlar olmalıdır” şeklinde açıklamalarını bizlerle paylaşıyor4.

 

Aslında YÖK, Sn Prof.Dr. G. ÇETİNSAYA’nın başkanlığından bu yana, belirgin şekilde “kral çıplak” demeye çalışmaktadır. Bu yolla YÖK, bir yandan akademisyenleri (kendilerini ve kurumlarını) sorgulamaya, diğer yandan ise kamuoyunu konuya ilgi göstermeye ve hakemlik yapmaya davet etmektedir.  Sn Başkan “YÖK yok olmalı ama yerine ne gelmeli?” diyecek kadar konuyu gündeme taşımaya önem vermiş ve bu konuda kapsamlı raporlar hazırlatmış ve sorumluluğunu tek başına üstlenmiştir

Diğer Haberler:
Evcil Kuşlarda En Sık Rastlanan Yaralanmalar Ve İlk Yardım

 

YÖK bir süredir, üniversitelerimizin beklenen toplumsal faydayı sağlaması için gerekli gördüğü 5 ilkeyi hayata geçirmeye çalışmaktadır. Bunlar;  1. Çeşitlilik, 2. Kurumsal Özerklik ve Hesap Verebilirlik, 3. Performans Değerlendirmesi ve Rekabet, 4. Mali Esneklik ve Çok Kaynaklı Gelir Yapısı ve 5. Kalite Güvencesi’dir5. Üniversitelerimizin görev tanımı ilgili yasada açıkça tanımlanmıştır6; yaygın ve örgün eğitim, ülkeyi öne geçirecek ar-ge çalışmaları ve bilginin çeşitli kanallarla toplumun her kesimine yayılması. Akademisyenlerin kendi konularında ülkesinin önünü açması, evrensel bilgi havuzuna katkı yapması ve bu havuzun ilgili kısmına tam anlamıyla vakıf olup gerekli bilgileri köydeki teyzemize de ilgili bakanlığın en tepesindekilere de iletmesi gerekmektedir. Dolayısıyla bu gibi üst düzey ve karmaşık bir görevin ölçülmesi, sorgulanması ve denetlenmesi de kolay değildir.

 

Sn SARAÇ, çalıştaydaki konuşmasında, “günümüzde üniversitelere, toplumun yeniden inşasında dönüştürücü, neredeyse bütün alanlarda örneklik teşkil etmesi beklenen mükemmeliyet kurumları olarak bakılmaktadır, bu konuda üniversitelerimizin üstüne düşeni yapacaklarından eminiz” diyerek1, bizleri yukarıda sıralanan 5 ilke çerçevesinde konuşmaya, tartışmaya davet etmektedir. Olması gereken de budur, akademik birimler gibi önemli kurumların, daha iyiye gitmek üzere kendini sorgulaması gerekir. Geçmişte üniversitelerimizde uygulanan tepeden inmeci girişimler ne yazık ki memnun edici ve kalıcı sonuçlara yol açmamıştır.

 

Özerklik çocuklarımızın bile hayalidir, akademisyenler de özerk olmalıdır. Ancak bunun bedeli de performans değerlendirmesi bağlamında hesap verme, kalite güvence sistemleri çerçevesinde adil ve şeffaf süreçlerdir. Akademisyenler bireysel olarak da kurumsal olarak da, hem iç paydaşlara (birbirlerine) hem de dış paydaşlara (ilgili özel sektöre, STK’lara, kamu kurum ve kuruluşlarına ve nihayet en büyük dış paydaş topluma) uygun şekilde hesap vermelidir.

 

Meslektaşlarımızın çoğunluğu, bu tartışmalardan uzak durmakta, açıldığında ise “tabii gerekli AMA bizde olmaz…” demeye getirmektedir. Bu yaygın tavrın başlıca iki gerekçesi vardır; (a) bilimsel yetersizlik nedeni ile devam ede gelen vasat altı akademik ortamdan memnun olma ya da siyaset/akrabalık/ideoloji vb. ayrıcalıklardan yararlanıyor olma, (b) daha iyiye gitmek üzere yola çıkıldığında karşılaşılacak riskler nedeniyle ortamın daha da yaşanmaz hale gelmesinde ürkme.

Diğer Haberler:
Tavuklar Hakkında Yanlış Bilinen Doğrular

 

Aslında, yeni bir yasal düzenlemeye gidilmeden yapılabilecek basit uygulamalar vardır. Örneğin yasal mevzuat7, akademik yaşamda en önemli aşamalardan birisi olan “Doçentlik (Doç.)” unvanı alabilmek için adayların sözlü sınavlarının diğer öğretim üyelerine açık yapılmasına olanak tanıdığı halde, bu uygulanmamaktadır. Yakında yapılan mevzuat değişikliği7, yardımcı doçentlerin de bu sınavlara girmesine olanak sağlayarak uygulamayı öne çıkarmaya çalışmıştır. Ancak yaklaşık 30 yıldır öğretim elemanı olarak çalıştığım halde böyle bir uygulamaya hiç rastlamadım.

 

Doçentlik ve Doktora(Dr.) unvan sınavları dileyen tüm izleyenlere (akademisyen, ilgili alandan özel sektör ya da kamu temsilcisi, vb) açık şekilde yapılsa eminim şu anda bu unvanları kullananların en azından azımsanmayacak bir kısmı daha yolun başındayken bu ortalama üstü performans gerektiren koşudan, süreçten vazgeçerdi.

 

Tavukçuluk alanında unvan sınavına giren bir adayın, kendi bilim alanından ve diğer alanlardan çok sayıda ilgilinin önündeki bir sınavda kendini ispatlayarak derecesini (unvanını) alması, onu dünya ile rekabet eden Türk tavukçusu ile kamu temsilcileri karşısında çok daha başı dik duruma getirmez miydi? Biz akademisyenler kendi aramızda şeffaflığı ve adaleti her zaman sağlayamıyoruz ve dış paydaşların gözlerine ve ilgisine de ihtiyaç duyduğumuz kesin.

 

Geniş katılımlı derece (unvan) sınavları ve yapılan her bilimsel projenin akademik kurumların süzgecinden geçmesi gibi uygulamalar, akademik kadronun daha iyi yetişmesi ile sonuçlanacak ve siyaset/ideoloji/akrabalık gibi faktörlerin etkisini kırarak, akademik birimlerin vasatın altına olmasından kurtulmasın önemli katkı sağlayacaktır.

 

Alanımla ilgili olarak, aşağıda sıraladıklarımın hepsinin başlıca nedeninin ar-ge, teknoloji geliştirme ve inovasyon eksikliği olduğuna inanıyorum ve bunlardan bizim de sorumlu olduğumuzu düşünüyorum:

 

  • Sığır ıslahında halen kendi kendimize yeterli olamamamız,
  • Kadim üretim modelimiz koyun-keçi yetiştiriciliğindeki yetersizliğimiz,
  • Yumurta tüketimimizin (180 adet/kişi/yıl) arttırılamaması
  • AB ortalamasında tavuk eti tüketmemize rağmen, halen tavuk eti yememekle övünen tüketicilerimizin çok sayıda olması,
  • Avrupa’nın en büyük üreticilerinden olmamıza karşın, tavukçulukta nitelikli damızlık materyal sağlamadaki mutlak (% 99,5 oranında) dışa bağımlılığımız,
  • Kırsal kalkınma ve sürdürülebilirlik bakımından çok sayıda faydası olan organik vb endüstriyel olmayan (contra-industrial) tavukçuluk üretim modellerinin payının halen % 1’in altında olması (tüketicinin büyük ilgisine rağmen),
  • Kırmızı et üretiminin ve tüketiminin çok çok düşük olması.

 

Bu sorunların giderilmesi için önce konuşulması ve çözüm istenmesi gerekmektedir. Aslında şeffaflık herkes için ama en çok da genç akademisyenler için gereklidir, hak ettikleri yeri almak isteyen gençlerimizin daha şeffaf ve verimlilik odaklı bir sistemi talep etmeleri gerekir. Statüko grupları oluşturarak kendine yer edinmek isteyenler, ya da kendini adil bir yarışa hazır hissetmeyenler ve kendi çıkarları için, gerektiği şekilde başarısı sınanmamış akademisyenlerin çoğalmasını isteyenler açısından,  doğal olarak, burada ileri sürülenlerin bir anlamı olmayacaktır.

Diğer Haberler:
Türk baklavasına 'standart' geldi

 

 

ANCAK göz ardı edilmemesi gereken bir diğer husus da, hem kamu kurumlarının hem de özel sektör ve STK temsilcilerinin her türlü işbirliğine ne ölçüde açık ve gönüllü olduklarıdır.

 

 

Kadın akademisyenler için bir parça daha zor olan koşullar, pek çok erkek akademisyen için de söz konusudur. Genel sorunlarımızı açık yüreklilikle ve dış paydaşların da katılımı ile tartışmaya ve yol almaya başlarsak, sorunlar yerlerini kalıcı çözümlere bırakacaktır.

 

 

Bir kadın akademisyen olarak şu anda muzdarip olduğum en önemli husus, akademik birimlerdeki akademisyen sayısının %10’u kadar bile ar-ge’de çalışacak işçi ve teknisyenin olmaması ve bazı kamu ve özel sektör temsilcilerinin genellikle kendi eski tanıdıkları ile (çoğunlukla da erkektirler) birlikte işbirliğini tercih etmeleridir. Statükocu anlayış sadece kurumlarımızda değil, kurumlar arası ilişkilerde de kendini göstermektedir. Dolayısıyla şeffaflıktan başka çaremiz yoktur.

 

 

Bunları konuşabiliyor ve yazabiliyor olmamızın bile sevindirici ve değerli olduğu göz ardı edilmemelidir.

 

 

Sonuç olarak, sorunlar sanılandan çok daha derin ve büyüktür, ancak çözümsüz değildir. Ayrıca “Toplumsal cinsiyet eşitliği” konusundaki dersin zorunlu olmaması gerektiğini düşünüyorum. Seçmeli olmalıdır, ancak bu dersi okutan akademik birimlerin adları, alan öğrenci sayısı ve ders içerikleri gibi veriler YÖK’ün bir sayfasında sürekli yayınlanmalı ve güncellenmelidir. Aksi takdirde, zorunlu ders uygulaması, bu son derece olumlu girişime bir anlamda zorlama ve tepeden inmeci bir hüviyet kazandıracak ve verimli sonuçlar vermeyecektir. Zorunlu uygulama ayrıca, YÖK’ün 5 ilkesinin birincisi olan “Çeşitlilik” bakımından da tezat oluşturacaktır.

 

 

Daha katılımcı ve sonuç/çözüm odaklı platformlarda tartışma üzere, selam ve saygılarımla.

 

Prof.Dr. Tülin AKSOY

0242 310 24 72,  tulinaks@kdeniz.edu.tr

1)http://www.diyadinnet.com/HABER-154782-toplumsal-cinsiyet

2)http://www.hurriyet.com.tr/egitim/28909933.asp

3)http://yok.gov.tr/web/guest/toplumsal-cinsiyet-esitligine-duyarli-kadin-calistayi-duzenlenecek

3)http://www.sabah.com.tr/yazarlar/akoz/2015/05/05/cinsiyet-esitligi-dersi

4)http://t24.com.tr/haber/yok-baskani-prof-sarac-akademik-ortam-vasatin-altinda

5) http://yeniyasa.yok.gov.tr/?page=yazi&i=103

6) http://www.yok.gov.tr/web/denklikbirimi/2547-sayili-kanun

7)http://www.memurlar.net/haber/500357

 

Tüm kaynaklara erişim tarihi 08.05.2015’tir.

 

 

 

 

 

 


Yazan - 8 Mayıs 2015. Kategori MANŞET, Prof. Dr.Tülin Aksoy. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazı yoruma kapalı fakat geri izlemeye açık

Yoruma kapalı